İlericilik-gericilik kavgası Türkiye’nin özel sorunu olmayıp dünya-tarihsel bir durum ve uluslararası bir taraflaşma ekseni olarak Türkiye’ye yansımıştı. Taraflaşmanın miladı ise 1789’du.

Dört yıl önce bu ay, bir zamanlar laikliğin teminatı sayılan TSK içinde bir dini cemaatin talimatıyla hareket eden bir grubun darbe girişimine tanık olduk. 20 yıla yaklaşan karşı devrim sürecinin bu uğrağının yıldönümünde laiklik ve cumhuriyeti yeniden tartışıyoruz.

Bu yıldönümünü askeri darbe-sivil darbe ya da darbe-demokrasi gibi eksenlerle ele alanlar olacaktır. Devrim dergisi bunu tercih etmedi. 20. yüzyılın en radikal devrimlerinden biriyle kurulmuş bir ülke, kuruluşun üzerinden 100 yıl bile geçmemişken iki şeriatçı grubun iktidar savaşına sahne olmuşken ihtiyacımız tarih ve sınıf mücadeleleri açısından ne anlama geldiği belirsiz kavramlarla oyalanmak değil, yitirilen laiklik ve cumhuriyeti ele almak. Ve tabii bu kavramları sosyalizmin iktidar mücadelesi bağlamında tartışmak…

Allah’ın değilse de tarihin ve siyasal mücadelenin bir lütfu olarak karşımıza çıkacak bir devrimci döneme bu kez hazırlıklı girebilmek için…

Sosyalist Olmak Yetmez mi?

Türkiye’de cumhuriyetçilik sıfatı, solun genelinde kabul görene kadar çok keskin tartışmalara konu oldu. Kabulü sağlayan da bu tartışmalardan ziyade bin değil milyon nasihatten kat kat evla olan AKP musibeti oldu.

Osmanlıyı Cumhuriyet’e tercih etme, şeriatçıdan tarikatçıdan demokrasi mücadelesine müttefik çıkarma gibi saçmalıkların artık geride kaldığını sanıyoruz. Yine de hala ortada duran ve yanıtlanmaya değer bulduğumuz bir itiraz var: Cumhuriyetçilikten murat edilen laiklik, özgürlük, yurttaşlık gibi mücadele başlıkları sosyalizme içkinse sosyalist olmak yeterli değil mi? Bunları zaten içeren sosyalistliğin yanına bir de cumhuriyetçiliği eklemeye ne gerek var?

Konu sadece teori olsaydı cumhuriyet olgusunun ve burjuva devrimlerinin hakkı teslim edilsin ya da edilmesin, ciddiye alınır bir sosyalizm tarifinde yurttaştan tebaaya, cumhuriyetten saltanata, laiklikten teokrasiye dönüş söz konusu olamayacağı için cumhuriyetçilik özel olarak belirtilmese de olurdu. Oysa hayat ve haliyle siyaset teoriden daha karmaşık.

Siyasal-toplumsal mücadelede değer taşıyan temalarla teori düzleminde uyumlu olmak, hatta teorik düzeyde bunların en tutarlı savunucusu olmak, siyasal düzlemde bunların temsil ehliyetiyle eş anlamlı değil.

Türkiye, Devrim’in bu sayısında Dursun Doğan’ın yazısında açıklandığı üzere yaklaşık 200 yıldır ilericilik-gericilik kavgasına sahne olmakta. Bu kavganın bir tarafında anayasa, yurttaşlık, laiklik ve özgürlük isteyen aydınlar, diğer tarafında ise köhne düzenin ve ondan kalma çağdışı ayrıcalıkların devamını isteyen Ortaçağ kalıntıları var.

Bu tarihin günümüze daha yakın evrelerine gelindiğinde ortaya çıkan sol, bu kavgaya doğdu. Gericilik de kavganın bir döneminde kazanan tarafta yer alan ilericiliğin (ve onun zirvesini temsil eden Cumhuriyet’in) kimi kazanımlarını geri dönülmez biçimde sineye çekmek zorunda kalarak varlığını sürdürebilmek adına antikomünizmin arkasına saklandı:

(…) antikomünizm, iktidarın ürettiği politikalara karşı açık bir muhalefet göstermenin imkânsızlığını aşmak için üretilen bir direniş sanatı ve siyasetidir. Açıktan laiklik uygulamalarını eleştirmek yerine, onunla aynı zihniyet dünyasından beslendiği düşünülen komünizm gibi bir siyasi, sosyal ve ekonomik düşünceler bütünü eleştirilmiş ve bu sayede laiklik uygulamalarından hoşnut olmayanlarda milli ve dinî duygular, Tek Parti döneminden sonraki siyasal yaşamda önemli bir siyasal kutup olacak biçimde dinç kalmıştır. (…) din, (…) inkılap uygulayıcılarının öngördüğünden farklı bir anti-Kemalist ve antikomünist siyasal sosyalleşmenin yaşanmasını sağlamıştır.”1Ertuğrul Meşe. Komünizmle Mücadele Dernekleri. (İstanbul: İletişim Yayınları, 2016), s. 91. Türkiye’de antikomünizmde Cumhuriyet düşmanlığının yeriyle ilgili bkz. Mithat Çelik, “Türkiye’nin Cumhuriyetçi Birikimiyle Nasıl İlişki Kuruyoruz?” Yeni Yazılar, Sayı: 14, Ekim-Kasım 2018, s. 36-39 ve Deniz Ali Gür. 2016. Türkiye’de antikomünizm anti-Kemalizmdir. İleri Haber, 25 Aralık. Kaynak: https://goo.gl/o9jNfo Erişim tarihi: 12 Haziran 2020.

Türkiye’nin yakın tarihinde siyasal taraflaşmanın ana ekseni ilericilik-gericilik kavgası ve kavganın gericilik tarafı, güçlü bir tarih bilincine sahip. Haliyle sol da, teori düzleminde mesele her ne kadar netse de bu netliği siyasete aktarmak için çaba göstermek durumunda. Bu çaba, cumhuriyetçiliğin sosyalist kimliğin bileşenlerinden biri olarak tanımlanarak altının kalınca çizilmesini içeriyor. Yani “tarihsel olarak aynı zeminden doğduğu cumhuriyetçi birikimi özümsemek, sosyalizmin gündemlerini cumhuriyet kavgasının gündemleriyle örtüştürmek ve bu birikimin burjuva kökeninden kaynaklanan zaaflarına devrimci müdahaleler geliştirerek çizgisini belirginleştirmek.”2Mithat Çelik, “Türkiye’nin Cumhuriyetçi Birikimiyle Nasıl İlişki Kuruyoruz?” Yeni Yazılar, Sayı: 14, Ekim-Kasım 2018, s. 38.

Cumhuriyetçilik Tartışması Türkiye’den mi İbaret?

Cumhuriyetçilik tartışmasında bir diğer yanılgı, meselenin Türkiye’ye özgü sayılması. Oysa ilericilik-gericilik kavgası Türkiye’nin özel sorunu olmayıp dünya-tarihsel bir durum ve uluslararası bir taraflaşma ekseni olarak Türkiye’ye yansımıştı. Taraflaşmanın miladı ise 1789’du.

Muhafazakar ideolojinin kurucu babası Edmund Burke, dogmaya karşı büyük harfle İnsan’ın ayağa kalktığı Fransız Devrimi’ni dehşet içinde izlemekte olduğu 1790 yılında kaleme aldığı Fransa’daki Devrim Üzerine Düşünceler’de eşitlik fikrini alenen reddediyor, eşitlik savunucularını “aslında sadece doğal düzeni değiştirip bozmakla” ve “Aslında zeminde olması gereken bir yapıyı havaya kurarak, toplum denen binaya fazladan yük bindirmekle” itham ediyordu.3Edmund Burke. 2016. Fransa’daki Devrim Üzerine Düşünceler, çev. Okan Arslan. Ankara: Kadim Yayınları, s. 79. Eşitlik fikrine düşmanlığının doğal sonucu olarak mülkiyeti erdem kaynağı olarak kutsuyor, miras yoluyla mülk aktarımını “mülkiyetimizi ailelerimiz nezdinde ebedileştirme kudreti” diye anıyordu.4Edmund Burke, a.g.e. s. 82.

Burke’ün kutsadığı bir diğer olgu ise gelenekti. Yeniliğe düşmanlığını “Yeni bir hükümet imal etme düşüncesi, bizleri nefret ve korkuyla doldurmaya yetiyor” sözleriyle ifade ediyor, “sahip olduğumuz her şeyin, atalarımızdan aldığımız bir miras olmasını arzu ediyoruz (…) orijinal bitkimize yabancı bir filiz aşılamamaya dikkat ediyoruz” diye ekliyordu.5Edmund Burke, a.g.e. s. 57. Fransız Devrimi henüz gerçekleşmiş ve devrimin Jakoben iktidarı, baldırı çıplakların kitle dinamizmi, kral ve kraliçenin giyotine gönderilmesi ve 1793 Anayasası gibi en radikal uğrakları henüz yaşanmamıştı ama o gideni ve gelmekte olanı görüyor, “Doğu Rüzgarı gibi ansızın patlak verip, çıkardıkları kasırgayla yeryüzünü silip süpürmelerine ve enginlerin kaynaklarını [İncil – M.Ç.] paramparça ederek bizi boğmalarına izin vermeyin” diye sayıklıyordu.6Edmund Burke, a.g.e. s. 90-91.

1789’un Burke’ü dehşete düşüren etkisini Eric Hobsbawm “1789 ile 1917 yılları arasında siyaset, ağırlıkla 1789’un, hatta daha da tutuşturucu olan 1793’ün ilkeleri uğruna ya da onlara karşı mücadeleden ibaret hale geldi”7Eric Hobsbawm. 2003. Devrim Çağı, çev. Bahadır Sina Şener. Ankara: Dost Kitabevi Yayınları, s. 63. sözleriyle özetlerken Türkiye’nin önde gelen muhafazakar ideologlarından Bekir Berat Özipek de Fransa’daki Devrim Üzerine Düşünceler’in Türkçe çevirisine yazdığı önsözde bu kitabın hem Fransız Devrimi’nin radikalleştiği dönemde hem de “diğer devrimci dönüşüm, kopuş ve yeniden kuruluş dönemlerinde; özellikle de 1917 Ekim Devrimi ve sonrası yaşanan bu türden her depremde” yeniden okunmaya başlandığını vurgulayarak tüm devrimci süreçlerin tarihsel ortaklığına işaret ediyordu.8Edmund Burke, a.g.e. içinde Bekir Berat Özipek, “İllüzyon ya da Hayal Kırıklığı: Bir Devrimin Hikayesi” (Editörün Önsözü), s. 5.

Uzun lafın kısası, İnsan’ın ayağa kalktığı 1789’un ardından Maximilien Robespierre’in “Yaşamak hakkı hakların başında gelir… Mülkiyet hakkı, geçinme ve yaşama hakkına tabidir”9Murat Sarıca. 100 Soruda Fransız İhtilali. (İstanbul: Gerçek Yayınevi, 2000), s. 83. sözleri doğrultusunda, gerektiğinde mülkiyet haklarının da sınırlandırılabileceğini öngören Haklar Bildirisi ile “doktrinsiz sosyalizm” olarak anılan 1793 Anayasası’nın meclisten geçiren Jakoben iktidarı, solun ilk iktidar deneyimiydi. Bir yıl sonrasında Robespierre ve diğer Jakobenler bir komployla iktidardan indirilip giyotine gönderildiklerinde idam edilen onların bedenleriyle birlikte devrimdi. Biçim ve kavganın şiddetindeki farklar bir yana, Türkiye’nin ilericilik-gericilik kavgasının seyri de 1789’da Fransa’da başlayıp devamında tüm dünyaya yayılan bir kavganın bu coğrafyadaki yansımasıydı.

Mesele CHP Seçmenine Seslenmek mi?

Cumhuriyetçi toplumsallığın AKP’ye duyduğu öfkeyle sosyalistlerin seslenmesine daha açık hale geldiği ortada. Bu toplumsallığın sandıkta kimi başka toplumsallıklarla yan yana gelmesinden doğabilen aritmetik de cabası. Bunları önemseyebilir, vurguyu bunlara yapmayı tercih edebilirsiniz. Ancak cumhuriyetçiliğin belirli bir toplumsallığın seçim aritmetiğindeki önemine ya da solda eskisinden daha fazla örgütlenebilir hale gelmesine indirgenmesi kolaycılıktır. Sol açısından cumhuriyetçilik, belirli bir toplumsallığa seslenme ve onun bir biçimde dahil olduğu gündelik taktikler geliştirmenin ötesinde bir tarihsel kavganın kavranması ve hakkının verilmesi bakımından ciddiye alınmalı.

Türkiye’de Cumhuriyet’e giden devrimci süreç, Deniz Yıldırım tarafından şu şekilde özetleniyor:

Cumhuriyet bir büyük dönüşüm sürecinin devrimci halkasıydı; 1908’de padişah otoritesine, Abdülhamit despotluğuna karşı Meclis’in yeniden açılması ve anayasal düzene geçilmesi; 1909’da padişah karşısında parlamentoyu güçlendiren yasal düzenlemelerle kuvvet dengesinin adım adım Meclis’e kaydırılması; 1918’den başlayarak Anadolu’da kongrelerle örgütlenen bir kurucu kurtuluş savaşı ve bu savaşın ardından Ankara’da “Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir” şiarı etrafında Padişahlık-Saltanat kurumuna karşı ikili iktidar durumunun yaratılmasıyla artık niyetini belli eden öncü irade. Hepsi bir bütün.

Ardından saltanatın kaldırılması sonucunda ikiliğin giderilmesi, ikiliğin giderilmesinden sonra tüm bu yaşanan toplam dönüşümlere isim verilmesi: Cumhuriyet’in İlanı. Siyasal devrim bir süreçtir; bu süreci toplumsal alanda tamamlayan çağdaşlaşma, laikleşme devrimleriyle birlikte ise bir bütündür.”10Deniz Yıldırım. 2015. Halkın Cumhuriyet Cephesi. İleri Haber, 29 Ekim. Kaynak: https://goo.gl/MR1Fc1 Erişim tarihi: 2 Temmuz 2018.

Bu kesiti geriye ve ileriye doğru uzatmak mümkün. Geriye doğru gidersek gayrimüslimleri tebaa değil Müslümanlarla eşit haklara sahip yurttaşlar olarak tanımlayıp padişahın yetkilerinin kısıtlanabileceğini kağıt üzerinde kabul eden Tanzimat Fermanı’nı (1839), Cumhuriyet döneminde Danıştay adını alacak olan Şura-yı Devlet’in kuruluşunu (1868), ilk anayasa Kanun-i Esasi’nin yürürlüğe girmesi ve I. Meşrutiyet’in ilanını (1876); ileriye doğru gidersek ise 1961 Anayasası’yla birlikte Anayasa Mahkemesi’nin kuruluşunu, Senato’nun da dahil olduğu çift meclisli yasamayı, TRT ve üniversitelerin özerkleştirilmesini, Devlet Planlama Teşkilatı’nın (DPT) kuruluşunu, örgütlenme özgürlüğünün önündeki engellerin kaldırılmasını, tüm siyasi partilerin TBMM’de adil temsili getiren Milli Bakiye sistemini sayabiliriz.

Buradan günümüze doğru yaklaştıkça öne çıkan politik gündemler, gericilerin derslerini iyi çalıştıklarını gösteriyor. 1960’lardan itibaren “bol geldi” diyerek 1961 Anayasası’nın kazanımlarının her fırsatta hedef alınması, 1966’dan itibaren gündeme oturan Atatürk büstlerine saldırılar, Muğla Ortaca’da Nurcuların provakatörlüğünde Alevileri hedef alan saldırılar, Akşam ve Yön yazarı İlhami Soysal’dan başlayarak ilerici aydınları hedef alan fiziki saldırılar, Taylan Özgür’den başlayarak devrimci gençlere yönelik suikastlar…11Mithat Çelik, “Türkiye’nin Cumhuriyetçi Birikimiyle Nasıl İlişki Kuruyoruz?” Yeni Yazılar, Sayı: 14, Ekim-Kasım 2018, s. 37-38. 12 Mart ve 12 Eylül uğraklarında dönemin solu kendi kadrolarını ve örgütlü yapılarını hedef alan fiziki saldırılarla boğuşurken eş zamanlı olarak 1961 Anayasası’ndan TRT ve üniversiteler gibi özerk kurumlara, TDK ve TTK gibi simge kurumlardan DPT’ye bir dizi alanda doğrudan Cumhuriyet mirasını hedef alan çok yönlü saldırıların önemini göremedi. Bir sonraki alt başlıkta açıklanacak dünya ölçeğindeki gelişmeler de bu körlüğü büyüttü.

İlgili dönemlerde anlaşılabilir bir zaaf olsa da bu tarihi yaşamış ve sonuçlarını görme fırsatına sahip devrimciler körlükte ısrar edemez. Cumhuriyet tartışması sol açısından belirli bir toplumsallığa seslenebilmenin ötesinde varlık gerekçesi olan bir kavganın hakkını verme sorunudur.

Soğuk Savaş Neyi Değiştirdi?

Zaman aktıkça biriken deneyimin bireysel ve kolektif bilinci zenginleştirmesi beklenir. Malumatın arttığı kesindir, ancak malumat artışı yeniden tasnif ihtiyacını dayatmakta, tasnifin yeterince sistemli yapılmadığı noktada kolektif bilinç ve bilginin yerinde saymak bir yana gerilediği görülebilmektedir. Solun Aydınlanma ve burjuva devrimlerinin mirasıyla ilişkisinde yaşanan da bu olmuştur.

Hobsbawm II. Dünya Savaşı ile sonuçlanacak olan 1930’lu yıllarda cephe hatları “bir yanda 18. yüzyıl Aydınlanma’sının ve kuşkusuz Rus devrimini de kapsayan büyük devrimlerin çocukları ile, öte yanda bunun muhalifleri arasında çizilen” bir uluslararası ideolojik iç savaş yaşandığını saptamaktadır.12Eric Hobsbawm, a.g.e., s. 171. Savaşın sonunda ortaya çıkan dünya dengesi ise çok farklı bir taraflaşma ekseni yaratmış, temeldeki varlığını sürdüren eski taraflaşmanın üzerini örtmüştür.

Aydınlanma ve büyük devrimlerin karşısında yer alan faşizmin ezildiği II. Dünya Savaşı sona erdiğinde kazanan taraftaki Sovyetler Birliği’nin öncülüğünde Avrupa’nın yarısı, devamında Çin Devrimi’yle birlikte Asya’nın tamamına yakını ve toplamda dünyanın üçte biri sosyalizme geçince emperyalist-kapitalist sistem beklendiği gibi alarm verdi. Tüm burjuva iktidarlar ve dünya gericiliği ABD liderliğinde tahkim edilerek sosyalizme karşı askeri (Truman Doktrini, NATO, Almanya ve Kore’nin ABD tarafından bölünmesi vb.), ekonomik (Marshall Yardımı), siyasi-adli (McCarthycilik) ve ideolojik (sahte “Hür Dünya-Demir Perde Ülkeleri” denklemi, CIA’in Sovyet karşıtı kültürel üretimlere fon desteği vb.) boyutları olan bir emperyalist saldırganlık başlatıldı. “Sosyalizmi dondurma savaşı”13Ferhat Telli (Haz.) 1998. İdeolojilerin Dünya Savaşı Soğuk Savaş, İstanbul: YGS Yayınları içinde Yalçın Küçük, “Sosyalizmi Dondurma Savaşı”, s. 31. anlamına gelen Soğuk Savaş, Aydınlanma’nın çocuklarıyla muhalifleri arasındaki eksenin dışında bir taraflaşma yaratarak bu eksenin üzerini örttü.

Kapitalist sömürünün dünya ölçeğinde sona erme ihtimalinin görünür hale geldiği bir uğrakta kapitalizm ile sosyalizm arasındaki mücadelenin ana eksen haline gelerek başka eksenleri geriye itmesi doğaldı. Aydınlanma’nın zirvesini temsil eden sosyalizme karşı savaşta Aydınlanma’nın tüm kazanımlarına düşman bir kör gericiliğin koçbaşı haline gelmesi de. Ancak Aydınlanma eksenli taraflaşma Soğuk Savaş’ta bile asla ortadan kalkmamış, ancak görece geriye çekilmişti. Bu geriye çekilişin ilelebet sürmesi gericiliğin doğasına aykırı olurdu.

Daha önce bir ekonomi programı olmanın yanında liberalizmi muhafazakarlık temelinde yeniden tanımlayan ve klasik liberalizmin aksine geleneksel yapıları piyasa toplumuna engel değil onun kurucu unsuru sayan bir siyasal-ideolojik program olduğunu saptadığımız neoliberalizm14Mithat Çelik, “Muhafazakarlığın İki Kritik Momenti”, Yeni Yazılar, Sayı: 16, Mart-Nisan 2019, s. 19-20 önce sosyalizme sonra da emeğin sosyalizmden arta kalan tüm kazanımlarına karşı savaşta Aydınlanma mirasını da hedef aldı.

Şili’de darbeci Augusto Pinochet, devamında Britanya ve ABD’de Margaret Thatcher ve Donald Reagan ve arada Türkiye’de darbeci Kenan Evren ve Turgut Özal… Bunca farklı isimle kapitalist dünyada peşi sıra iktidara gelen aynı kişiydi: Edmund Burke.

18 yıldır neoliberal programın en ateşli uygulayıcısı olarak gerek emeğin kazanımlarına gerekse Aydınlanma mirasına en şiddetli saldırının faili AKP iktidarı altında Evrenli Özallı yılların mantıksal sonucunu yaşarken erdemi ve onun biricik taşıyıcısı işçi sınıfını iktidara taşıma azim ve kararlılığıyla ilk burjuva devriminin en kararlı lideri Robespierre’i saygıyla anıyoruz.

Notlar:

[1] Ertuğrul Meşe. Komünizmle Mücadele Dernekleri. (İstanbul: İletişim Yayınları, 2016), s. 91. Türkiye’de antikomünizmde Cumhuriyet düşmanlığının yeriyle ilgili bkz. Mithat Çelik, “Türkiye’nin Cumhuriyetçi Birikimiyle Nasıl İlişki Kuruyoruz?” Yeni Yazılar, Sayı: 14, Ekim-Kasım 2018, s. 36-39 ve Deniz Ali Gür. 2016. Türkiye’de antikomünizm anti-Kemalizmdir. İleri Haber, 25 Aralık. Kaynak: https://goo.gl/o9jNfo Erişim tarihi: 12 Haziran 2020.

[2] Mithat Çelik, “Türkiye’nin Cumhuriyetçi Birikimiyle Nasıl İlişki Kuruyoruz?” Yeni Yazılar, Sayı: 14, Ekim-Kasım 2018, s. 38.

[3] Edmund Burke. 2016. Fransa’daki Devrim Üzerine Düşünceler, çev. Okan Arslan. Ankara: Kadim Yayınları, s. 79.

[4] Edmund Burke, a.g.e. s. 82.

[5] Edmund Burke, a.g.e. s. 57.

[6] Edmund Burke, a.g.e. s. 90-91.

[7] Eric Hobsbawm. 2003. Devrim Çağı, çev. Bahadır Sina Şener. Ankara: Dost Kitabevi Yayınları, s. 63.

[8] Edmund Burke, a.g.e. içinde Bekir Berat Özipek, “İllüzyon ya da Hayal Kırıklığı: Bir Devrimin Hikayesi” (Editörün Önsözü), s. 5.

[9] Murat Sarıca. 100 Soruda Fransız İhtilali. (İstanbul: Gerçek Yayınevi, 2000), s. 83.

[10] Deniz Yıldırım. 2015. Halkın Cumhuriyet Cephesi. İleri Haber, 29 Ekim. Kaynak: https://goo.gl/MR1Fc1 Erişim tarihi: 2 Temmuz 2018.

[11] Mithat Çelik, “Türkiye’nin Cumhuriyetçi Birikimiyle Nasıl İlişki Kuruyoruz?” Yeni Yazılar, Sayı: 14, Ekim-Kasım 2018, s. 37-38.

[12] Eric Hobsbawm, a.g.e., s. 171.

[13] Ferhat Telli (Haz.) 1998. İdeolojilerin Dünya Savaşı Soğuk Savaş, İstanbul: YGS Yayınları içinde Yalçın Küçük, “Sosyalizmi Dondurma Savaşı”, s. 31.

[14] Mithat Çelik, “Muhafazakarlığın İki Kritik Momenti”, Yeni Yazılar, Sayı: 16, Mart-Nisan 2019, s. 19-20

Dövizle destek olmak için Patreon üzerinden bağış yapabilirsiniz.
Türk Lirasıyla destek olmak için Kreosus üzerinden bağış yapabilirsiniz.
Devrim dergisini dijital ya da basılı olarak edinmek, abone olmak için Shopier’daki mağazamıza göz atabilirsiniz.