Yurtseverlik NATO boyunduruğu altında, yabancı askeri teknolojilere bağımlı, bölgede büyük güçlere tetikçilik yapan, emperyalizm ile göbekten bağımlı bir ülkede; kamu işletmelerini, üretimi, sanayiyi tasfiye eden, ülkeyi ekonomik açıdan savunmasız hale getiren bir iktidara karşı, geliştirilecek devrimci stratejinin önemli bir sacayağını oluşturuyor.

Devrim’i arıyoruz. Soyut, içeriksiz, programsız, ayakları yere basmayan bir fikir olarak Devrim’i değil ama. Adlı adınca Türkiye devriminin yolunu arıyoruz. Ayakları bu toprağa basan, bu topraklardan kök salacak, yeşerecek bir Devrim’i.

Yola çıkarken amacımızın soyut bir devrim propagandası olmadığını söylemiştik. Türkiye’de sosyalizmi yeniden gerçek bir seçenek haline getirmenin yollarını ararken, kimi öne çıkardığımız kavramlar vardı; Devrimci cumhuriyetçilik gibi, yurttaşlık gibi, bağımsızlık gibi. Yurtseverlik de bizim açımızdan böyle bir kavramdır ve Türkiye devrimini arayan özne için bir tercih değil, zorunluluğu ifade eder.

Bu yazıda yurtseverliğin tarihsel ve kavramsal boyutuna değinilmeyecek. Bu sayının diğer yazılarında bunlara değinen yazılar bulunuyor. Burada yalnızca yurtseverliğin güncel görevlerine odaklanacağız.

Türkiye’nin Emperyalizme Bağımlılığı

Bir süredir Türkiye’nin Yunanistan ile yaşadığı gerilim gündemimizde bulunuyor. Bu satırlar yazılırken kendine “şahsım” diyen kişi henüz çıkıp “Ey Yunanistan” demediyse de muhtemelen siz bu satırları okuduğunuz sıralarda demiş olacak. Birileri yine hemen savaş çığırtkanlığına soyunurken, dünün ulusalcısı bugünün saray yardakçısı ise buradan bir anti-emperyalizm masalı üretmekle meşgul. Muhalefet de bildiğimiz gibi, yine hizaya gelmeye hazır şekilde bekliyor. Pek çok kez şahit olduğumuz bir süreç yürüyor yani yine ve yeniden.

Hatırlayalım, Arap Baharı olarak bildiğimiz, 2010 yılında Tunus’ta başlayan ve ülke emekçilerinin ekonomik ve toplumsal sıkıntılarının sonucu olan ayaklanmalar, kısa sürede birçok Arap ülkesine yayılmıştı. ABD ve AB emperyalizmi ise bölgeye müdahale etmekte geri kalmadı. Tüm bu süreçte AKP hükümeti, adeta varlık nedenini bulmuş gibi, bu ülkelerde İslamcı hükümetleri başa getirme projesinin bir numaralı destekçisi oldu.

Türkiye gibi emperyalist hiyerarşide orta kademe bulunan devletler, emperyalist-kapitalist sisteminin ideolojik ve ekonomik kriz içinde olduğu durumlarda, kendileri için hamle yapma fırsatı bulur. AKP’nin 10 yıldır pek de köklü bir değişikliğe uğratmadan sürdürdüğü bu dış politika, bugün de “bölgede büyük güçlere tetikçilik” olarak özetleyebileceğimiz bir şekilde yine devam ediyor. Bunun en yakın iki örneği ise Libya ve Suriye’deki gelişmeler.

ABD ile Rusya arasındaki gitgellere dayanan bu mezhepçi ve maceracı AKP dış politikası, bir gerçeği daha gözler önüne serdi aslında. Gittikçe dış saldırılara karşı savunmasız hale gelen ve yabancı askeri teknolojilere bağımlı bir Türkiye. S-400 krizi ile başlayıp “Patriot da alırız” ile biten sürecin özü biraz da burada gizli. AKP’nin bu anlamda geleneğine oldukça bağlı bir parti olduğunu söyleyebiliriz. Türk sağının, Türkiye’yi sistematik bir biçimde emperyalizme bağımlı hale getirme politikasını, belki öncüllerini de kıskandıracak bir maharetle, AKP uyguluyor.

Bu nedenle AKP’nin yer yer ABD ile yaşadığı gerilimlerin, bırakın anti-emperyalizmi, ciddi bir Amerikan karşıtlığı bile olmadığını ısrarla vurgulamak gerekiyor. “Türkiye hala NATO’nun, her iki tarafın da defalarca onayladığı gibi, vazgeçilemez bir parçası ve ABD’ye göbekten bağlı” bir ülke.1Zozan Baran, “Barış Pınarı ya da Suriye’de Hezeyan” Devrim, Sayı: 1, Ocak 2020, Kaynak: https://dsosyal.com/devrim/sayi-1/baris-pinari-ya-da-suriyede-hezeyan/

Ekonomik Bilanço: Özelleştirme, Yıkım, Kriz

80’li yıllar, dünyada olduğu gibi Türkiye’de de “neoliberalizme geçiş” döneminin ilk aşamasını oluşturuyor. Hatta Türkiye, Latin Amerika dışında bu neoliberal dönüşümü ilk benimseyen geç-kapitalist ülkelerin başında geliyor. Elbette silah zoruyla.

12 Eylül’ün süngüsü ile başlayan bu süreç, 2000’li yıllarda AKP’nin Türkiye’yi emperyalist sistemle gittikçe bütünleştiren, “sermaye girişlerine bağlı büyüme modeli” ile en önemli engellerini aşarak, bir anlamda nirengi noktasına ulaşıyor. Tüm bu süreci özetlemenin ise pek özel bir anlamı yok artık.

İnşaat odaklı büyüme, kamu işletmelerinin ve üretimin tasfiyesi, “erken sanayisizleşme”, köylülüğün mülksüzleşmesi ve giderek güçsüzleşen tarım… Hep denildiği gibi, her şey biz yaşarken oldu.2Korkut Boratav, “Bir Kitap: ‘Türkiye Ekonomisinin Yapısı’” Sol Haber, 28 Şubat 2020, Kaynak: https://haber.sol.org.tr/yazarlar/korkut-boratav/bir-kitap-turkiye-ekonomisinin-yapisi-281430

Bugün ise, dünya ile birlikte Türkiye de bir krizin içinde. Taylan Yılmaz, Devrim dergisinin sayfalarında, Türkiye ekonomisinin bu son yıllarda içine girmiş olduğu krizi Korkut Boratav’dan aktararak, dört aşamada tariflemişti: güven bunalımı – döviz krizi – ekonomik kriz – toplumsal bunalım.3Taylan Yılmaz, “Krizde Son Aşama: Toplumsal Bunalım” Devrim, Sayı: 1, Ocak 2020, Kaynak: https://dsosyal.com/devrim/sayi-1/krizde-son-asama-toplumsal-bunalim/

2020 itibariyle derinleşen “toplumsal bunalım”, Koronavirüs salgını ile artık yeni bir boyuta gelmiş bulunuyor. Pek çok ekonomistin üzerinde anlaştığı nokta, hali hazırda gelmekte olan krizin, yakın geçmişin finansal krizlerine bile rahmet okutacağı yönünde. Yaygın ve kalıcı işsizlik, eriyen emekçi gelirleri ve yoksullaşma… bütün bunlar bir toplumsal bunalımın göstergeleri. Dünya ile birlikte Türkiye de hız kesmeden bu sarmala giriyor. Hatta biraz daha pervasız.

Tam da bu noktada, AKP’nin aldığı ekonomik tedbirlerle, “yağma ekonomisi”ni hız kesmeden sürdürme kararlığı üzerine bir miktar düşünmek gerekiyor. Örneğin, ABD ve İngiltere gibi, küresel kapitalizmin iki büyük gücü, açıkladıkları Koronavirüs paketlerinde düşük oranda da olsa emekçilere dağıtılmak üzere bir bütçe ayırdılar. Elbette bunun arkasında bir heyula gibi korktukları toplumsal krizin tetiklenmesi fikri var.

Fakat AKP, buna bile gerek görmeyecek biçimde, tam gaz “yağma” dedi ve aslında bir “şirketleri kurtarma paketi” açıkladı. Bunun bir tarafında elbette AKP’nin emekçiyi ezmeye odaklı açık sınıf konumu var. Türkiye yıllar yılı ekonomik olarak savunmasız ve sıcak paraya bağımlı bir ekonomik rotaya sahipken, böylesi “fırsatlar”, iktidar cephesinde pastadan daha büyük paylar kapma gibi hayalleri tetikliyor. Ancak olayın bir başkası boyutu daha var: iktidar cephesi burada, tüm toplumsal muhalefeti sindirecek bir baskıcı yönetimin fırsatlarını görüyor.

Türkiye Devriminin Anti-Emperyalist Görevleri

Buraya kadar anlatılanlar Türkiye’nin emperyalizme bağımlığının hem askeri-jeopolitik hem de ekonomik bir panoramasını çıkarmak içindi. Şüphesiz sadece emperyalizme bağımlılığın bir betimlemesini ortaya koymak için değil, bu bağımlılığa karşı verilecek mücadelenin hedeflerini belirlemek için de.

Tam da bu noktada, anti-emperyalist bir siyasal hat, devrimci strateji açısından merkezi öneme sahip olduğu gibi, yurtsever konumlanış için de vazgeçilmez bir unsurdur. Bu anlamda, solda yer yer ortaya çıkan, kapitalizme karşı mücadelede anti-emperyalizmi, bu arada yurtseverliği de, istendiğinde ıskartaya alınabilen birer motif olarak gören görüşlere en ufak bir yakınlığımızın olmadığını belirtmek gerekir.

Daha önce de pek çok kez dediğimiz gibi, “Türkiyeli bir devrimci stratejinin ülkedeki kapitalizme karşı verilecek mücadeleyi Türkiye’nin bağımsızlık ve ilerleme sorunlarıyla ilişkilendirmesi ve sosyalizmi bu sorunlara da bir yanıt olarak inşa etmesi bir gereklilik olarak karşımıza çıkmaktadır.4Tekin Özgür, “Geçmişin Yükü: Türkiye Devrimi Üzerine Notlar”, Devrim, Sayı: 2, Şubat 2020, Kaynak: https://dsosyal.com/devrim/sayi-2/gecmisin-yuku-turkiye-devrimi-uzerine-notlar/

Bu anlamda yurtseverlik NATO boyunduruğu altında, yabancı askeri teknolojilere bağımlı, bölgede büyük güçlere tetikçilik yapan, emperyalizm ile göbekten bağımlı bir ülkede; kamu işletmelerini, üretimi, sanayiyi tasfiye eden, ülkeyi ekonomik açıdan savunmasız hale getiren bir iktidara karşı, geliştirilecek devrimci stratejinin önemli bir sacayağını oluşturuyor.

Bir konuda netiz: bizim yurtseverliğimiz, Türkiye topraklarında yapılacak bir devrimi, bunun sonucunda kurulacak bir sosyalist iktidarı hedef alıyor. Bütün güncel görevlerini de siyasi konumlanışlarını da “sosyalizmin güncelliğinden” türetiyor.

O nedenle, yurtseverliğin milliyetçiliğe dönüşebileceğine yönelik utangaç uyarıların, soldan gelse bile, bizim açımızdan bir kıymetiharbiyesi olmaması gerekir. Bilinen bir gerçek ama belki bir kez daha hatırlatmak gerekir: Yurtseverlik, milliyetçiliğe hoş görünmenin veya ona alternatif üretmenin değil, onunla sahici bir hesaplaşmanın yoludur.

Devrim mücadelemizde yurtseverlik, aynı zamanda yurdumuzu sevilmenin ötesinde gıpta edilecek bir yurt yapmanın da mücadelesidir, şüphesiz onu sosyalizm ile taçlandırdığımız vakit…

Notlar:

[1] Zozan Baran, “Barış Pınarı ya da Suriye’de Hezeyan” Devrim, Sayı: 1, Ocak 2020, Kaynak:https://dsosyal.com/devrim/sayi-1/baris-pinari-ya-da-suriyede-hezeyan/

[2] Korkut Boratav, “Bir Kitap: ‘Türkiye Ekonomisinin Yapısı’” Sol Haber, 28 Şubat 2020, Kaynak: https://haber.sol.org.tr/yazarlar/korkut-boratav/bir-kitap-turkiye-ekonomisinin-yapisi-281430

[3] Taylan Yılmaz, “Krizde Son Aşama: Toplumsal Bunalım” Devrim, Sayı: 1, Ocak 2020, Kaynak: https://dsosyal.com/devrim/sayi-1/krizde-son-asama-toplumsal-bunalim/

[4] Tekin Özgür, “Geçmişin Yükü: Türkiye Devrimi Üzerine Notlar”, Devrim, Sayı: 2, Şubat 2020, Kaynak: https://dsosyal.com/devrim/sayi-2/gecmisin-yuku-turkiye-devrimi-uzerine-notlar/

Dövizle destek olmak için Patreon üzerinden bağış yapabilirsiniz.
Türk Lirasıyla destek olmak için Kreosus üzerinden bağış yapabilirsiniz.
Devrim dergisini dijital ya da basılı olarak edinmek, abone olmak için Shopier’daki mağazamıza göz atabilirsiniz.
Cem İnan
Yazar