Bu konuda en başta söylenmesi gereken, 60’lı yılların devrim stratejisi tartışmalarının bütünüyle değerli olduğudur. Bu söylenen Sosyalist Devrim (SD) ve Milli Demokratik Devrim (MDD) kanatlarının her ikisi için de geçerli.

İlk sayımızda adımıza uygun olarak devrim ve devrimcilik temalı yazılara yer verdik ve bu mecrada Türkiye devriminin, yani Türkiye’de sosyalizmin örgütlü bir güçle buluşarak iktidara gelmesinin yolunu tartışacağımızı beyan ettik.

İddiamız büyük, ama bundan daha azıyla yetinildiği, ufukta devrimi görmeksizin salınmak kanıksandığı takdirde devrimci bir özne olarak varlık göstermenin mümkün olmadığı açık olmalı.

Devrim stratejisi tartışmaları, 12 Eylül’ü takiben Türkiye solunun gündeminden büyük oranda düştü. 60’lı ve 70’li yılların tartışma ve taraflaşmalarını günümüze olduğu gibi taşımak verimli olmayacaktır. Ancak özellikle 60’lı yıllarda ortaya çıkan strateji tartışmalarının yeniden gündeme alınması ve özünün kavranması ilerletici olabilir.

Strateji Tartışmaları Ne Anlama Geliyordu?

Bu konuda en başta söylenmesi gereken, 60’lı yılların devrim stratejisi tartışmalarının bütünüyle değerli olduğudur. Bu söylenen Sosyalist Devrim (SD) ve Milli Demokratik Devrim (MDD) kanatlarının her ikisi için de geçerli.

Değerlendirmemizin kaynağı “Nerede o eski devrimci teorisyenler?” nostaljisi değil. “Hedefiniz aynı, neyi paylaşamıyorsunuz?” naifliği hiç değil. Dönemin tartışmalarının taşıdığı niyet ve iddiayı önemsiyoruz.

Niyet ve iddia, öznel durumlar olmakla birlikte burada etik ya da vicdani boyutlarıyla kişisel değil, nesnellikle kurulan bağ ve o nesnelliğe müdahale etme irade ve kapasitesi bakımından kolektif bir öznelliği kast ediyoruz. Bu da bizi doktrin-strateji ayrımına getiriyor.

Doktrinden Stratejiye

İlk sayımızda “Devrim stratejisi her şeyden önce bir ülke ölçeğinde sınıflar mücadelesindeki mevcut denge ile sosyalizm hedefi arasındaki boşluğa oturmaktadır” demiş ve eklemiştik: “(…) bir tarihsel döneme, bu tarihsel dönem içerisinde emperyalist – kapitalist sistemin sahip olduğu yapıya, bu yapının çelişkilerine ve işçi sınıfı ile sınıfa öncülük iddiasında bulunan siyasal hareketin bir ulusal ölçekte bu çelişkiler içerisinde kapladığı alana referansla değerlendirilebilir”.1 Devrim Çetinocak, “Devrimi Aramak: Strateji Tartışmalarına Giriş”, Devrim, Sayı: 1, Ocak 2020, s. 14-15. https://dsosyal.com/devrim/sayi-1/devrimi-aramak-strateji-tartismalarina-giris/ Dönemin devrim stratejisi tartışmaları, işte bu boşluğu doldurmaya yönelik gerçek bir çabanın örneğini oluşturduğu için hala değerli.

Teori, bilime dairdir. Toplumların işleyiş yasalarının ve nesnel durumlarının analizi teorinin konusudur. Siyaset ise güncelliğe dairdir. Teoriye kıyasla daha olumsaldır ve dolayısıyla kitaba uydurulması görece zordur. Bu iki kategori birbirinden ayrılamaz çünkü teoriden kopuk siyaset savrulmaya, siyasetten beslenmeyen teori ise canlılığını yitirmeye mahkumdur. Ancak birbirleriyle tam anlamıyla örtüşmeleri de mümkün değildir, çünkü farklı düzlemlere aittirler. Devrim stratejisi, bu iki kategori arasındaki zorunlu boşluğu doldurup aralarında canlı ve bağlamlı bir ilişki tesis eden bir başka kategorinin adıdır. Devrim stratejisinin inşası, devrimci öznenin görevidir.

Teori ya da doktrin alanında SD-MDD tartışmasının SD lehine kapandığı kanısındayız. Tekrar altını çizelim, kapanması gerektiği değil, kapandığı. “Ne oluyor?” ve “Nasıl oluyor?” soruları doktrinin alanına girer. Haliyle “Türkiye’de devrimde işçi sınıfı öncülüğünün ve sosyalizme geçişin nesnel koşulları olgunlaşmış mıdır?” sorusu doktrinden hareketle yanıtlanmalıdır ve bu sorunun yanıtı, kuşkusuz evet. Devrim stratejisi ve onun alanına giren “Ne yapmalı?” sorusunda ise durum daha karmaşık, çünkü MDD çizgisinin bu alanda azımsanamayacak ve aşılamamış katkıları var.

“Devrimci demokrat” adlandırması çoğunlukla MDD çizgisinin sosyalist olmadığını ima etmek için kullanılsa da yukarıda yaptığımız tanımlamalar bunun kolaycılık olduğunu gösteriyor. Örneğin Mahir Çayan’ın öncü savaşı yoluyla önce demokratik devrimin ve hemen ardından da sosyalist devrimin gerçekleştirileceğini öngören kesintisiz devrim tezi, sosyalizmi ertelemenin bahanesi midir, yoksa Türkiye’de sosyalizmi iktidara taşımak adına somut bir yol haritası mı?

Bu sorunun yanıtını, yine kesintisiz devrim tezinde yer alan öncü savaşının emperyalizmin denetiminin zayıf olduğu varsayılan kırsalda ve politikleşmiş askeri savaş stratejisi (PASS) rehber alınarak verileceği, oligarşi ve halk arasında bir suni denge olduğu ve suni dengenin öncü savaşı ile kırılacağı, ilk aşamada emperyalizmin ve oligarşinin yenilgiye uğratılmasıyla Türkiye’yi ABD emperyalizmine bağımlı kılan ekonomik, siyasi ve askeri paktlardan çekilme ve topraksız köylüye toprak dağıtımının gündeme geleceği ve sosyalist devrim aşamasının bunu takiben başlayacağı gibi ayrıntıları da unutmadan düşünün. Ve tabii yoksul köylülerin toprak işgallerine verilen destek, Filistin’i işgal eden İsrail’in İstanbul Başkonsolosu Ephraim Elrom’un kaçırılıp öldürülmesi, ODTÜ’de Vietnam kasabı William Kommer’in arabasının yakılması, Kızıldere’de katledilen 10 devrimciden biri olan Saffet Alp’in de üyesi olduğu Hava Kuvvetleri Proleter Devrimci Örgütü’nün THKP-C’ye dahil edilmesi gibi hamleleri de. Kesintisiz devrim tezine eleştiri hakkımızı saklı tutarak yanıtın açık olduğunu düşünüyoruz.

Tartışmayı Mahir Çayan ve THKP-C hareketi üzerinden yürütmemizin özel bir nedeni yok. Aynı saptamayı MDD’nin farklı türevlerini savunan Deniz Gezmiş ve THKO liderliği ya da Mihri Belli ve hatta Marksist olmadığı halde Doğan Avcıoğlu için de yapmak mümkün. Bu konuda temel ölçütümüz, ilgili stratejinin “sınıflar mücadelesindeki mevcut denge ile sosyalizm hedefi arasındaki boşluğu” nasıl tanımladığı ve bu boşluğu doldurmaya yönelik bir eylem kılavuzu sunup sunmadığıdır. 60’larda geliştirildiği haliyle MDD tezi, doktrin alanındaki yanılgısına karşın bu boşluğu doldurmaya yönelik somut analizler ve gerçek bir eylem kılavuzu ortaya koyduğu ölçüde değerlidir.

SD’nin Zaafları ve Katkıları

SD’ye gelince, gerek doktrin gerek strateji tartışmaları bakımından durum burada da sanıldığından daha karmaşık. Günümüzde kimi öbekler sosyalist devrimciliği Sovyetik çizginin alametifarikası saysa da bir parantez açarak SD-MDD ayrımının ortaya çıktığı dönemde durumun böyle olmadığını hatırlatmamız gerekiyor.

İlgili dönemde SD’nin temsilcisi TİP yönetimidir ve TİP’in özgün bir siyasal kimlik kazanarak yığınlarla buluşmasında belirleyici olan Mehmet Ali Aybar “güler yüzlü sosyalizm” söylemiyle özyönetimci (ve piyasa ekonomisine görece fazla alan açmış) Yugoslavya modeline sempatiyle bakmakta, Sovyetler Birliği’ne ise mesafeli durmaktadır. İlk dönemlerde Behice Boran dahil tüm TİP liderleri bu yaklaşımdan kısmen etkilenmişler, bu yaklaşıma en şiddetli muhalefet MDD’nin fikir babası Mihri Belli’den gelmiştir. Ancak 1970 itibariyle Behice Boran liderliği Aybar çizgisiyle hesaplaşmış, TİP’i ve sosyalist devrimciliği geleneksel anlamda bilimsel sosyalist ve Sovyetik bir eksene oturtmuştur. Dolayısıyla sosyalist devrimciliğin doğum anına dair bu aktarımın parantezden ibaret kalması ve ondan hareketle bugünkü konumlanışlara dair büyük çıkarımlarda bulunulmaması daha sağlıklı olacaktır.

SD’nin MDD karşısındaki temel zaafı, iktidarın alınmasına giden yola dair görece az tartışma yürütmüş olmasıdır. Yukarıda örnek vererek açtığımız Mahir Çayan ve THKP-C hareketi ile Deniz Gezmiş (daha doğrusu Hüseyin İnan) ve THKO liderliği, Mihri Belli ya da Doğan Avcıoğlu ve Yön/Devrim hareketinin bu alana dair daha fazla söz ve eylemleri mevcut. Bunun SD adına zaaf olduğu açıksa da somut ve haklılık payı yüksek bir gerekçesi olduğu kanısındayız.

Behice Boran liderliği hem “sınıflar mücadelesindeki mevcut denge ile sosyalizm hedefi arasındaki boşluğun” MDD’cilerin düşündüğünden daha büyük olduğunu hem de içinde bulundukları çağın sosyalist devrimler çağı olduğunu2 “Sosyalist Mücadelemiz Güçlenmektedir”, Emek, Sayı: 1, Haziran 1970, s. 58. saptamış ve işçi sınıfı içinde örgütlülüğü büyüterek daha büyük bir kitle dinamiğiyle buluşmayı öne almıştır. Yukarıda ayrıntılandırdığımız ölçütler üzerinden bir değerlendirme yapacak olursak Behice Boran liderliğinin bu saptamaları aylık Emek dergisinin Haziran 1970 tarihli ilk sayısında yaptığını ve aynı ayın ortalarında Türkiye’nin TİP’li kadroların öncülüğünde gerçekleşen 15-16 Haziran işçi direnişiyle sarsıldığını hatırlatmak isteriz. Ve tabii 15-16 Haziran’ın ardından Türkiye devrimci hareketinin tüm öbeklerinde kitle çalışmalarına ve işçi sınıfı içinde örgütlenmeye daha fazla ağırlık verilmeye başlandığını da.

Yani nasıl ki Mahir Çayan/THKP-C çizgisinin sosyalist devrim aşamasını ertelemesi sosyalizmden kaçışın bahanesi değilse, Behice Boran/TİP çizgisinin iktidarı almaya yönelik eylemi ertelemesi de devrimden kaçışın bahanesi değildir. Her ikisi de Türkiye’de solun yeniden kurulduğu bir dönemde gerçek bir devrim stratejisi inşa etmeye ve bu stratejiyi hayata geçirmeye yönelik somut denemelerdir. Her ikisi de bizim tarihimizin parçasıdır ve sosyalizmin iktidar yürüyüşüne yapılmış değerli katkılardır.

60’ların Şansı, Günümüzün Şanssızlığı

Türkiye solunda 60’lı yılların devrim stratejisi tartışmalarının en verimli dönemini oluşturduğunu, 80’li yıllardan itibaren ise “elimizde stratejilerden çok konumlanışlar kaldığını” söylüyoruz.3 Devrim Çetinocak, “Devrimi Aramak: Strateji Tartışmalarına Giriş”, Devrim, Sayı: 1, Ocak 2020, s. 14. https://dsosyal.com/devrim/sayi-1/devrimi-aramak-strateji-tartismalarina-giris/ Bunun hem öznel hem nesnel nedenleri var.

Öznellikten kastımız, yukarıda da söylediğimiz gibi “nesnellikle kurulan bağ ve o nesnelliğe müdahale etme irade ve kapasitesi bakımından kolektif bir öznellik.” “Kendisini Gezi direnişi ve devamında ortaya koyan devrimci yenilenme iradesine sahip, yenilgi görmüş ancak teslim olmamış, kararlı yürüyüşünü sürdürmüş bir genç devrimciler kuşağının”4 “Başlıyoruz”, Devrim, Sayı: 1, Ocak 2020, s. 7. https://dsosyal.com/devrim/sayi-1/basliyoruz/ mücadele birikimini Devrim’le daha ileri bir evreye taşıdığı noktada öznellik konusunda kritik eşik aşılmış bulunuyor. Bundan sonrası bu çizginin gelişip güçlenmesine bağlı.

Nesnel kısıtlar ise daha zorlu. Bu yazıda tartıştığımız 60’lı yıllarda “sınıflar mücadelesindeki mevcut dengeyle sosyalizm hedefi arasındaki boşluk” üç nedenle nesnel olarak daha kısaydı. Birincisi, hemen kuzeyimizdeki Sovyetler Birliği’nin liderlik ettiği dünyanın üçte birinde sosyalistler iktidardaydı. Bu durum işçi sınıfının başat kazanımları arasındaydı ve denklemi uluslararası ölçekte neredeyse tamamen, ulusal ölçeklerde ise büyük ölçüde sadeleştiriyordu. Bu kazanım sayesinde olası devrim stratejilerinde önemli bir boşluk bizzat nesnellik tarafından doldurulmuş oluyordu.

İkinci neden, Cumhuriyet kazanımlarında gelinen noktaydı. Söz konusu dönemde 27 Mayıs’ın ve devamında 1961 Anayasası’nın etkisiyle Cumhuriyet’in demokratik ve kamucu kazanımları zirvedeydi. Üniversite ve TRT özerkliği, DPT (Devlet Planlama Teşkilatı), TÜBİTAK, Anayasa Mahkemesi, Senato, ifade ve örgütlenme özgürlüğü artışı… tüm bunlar sosyalistler açısından verimli bir siyaset zemini oluşturmaktaydı. Bugün toplumsal alandaki Cumhuriyet kazanımlarının bir ölçüde korunduğu, devlet katındaki kazanımların ise ortadan kalktığı bir uğraktayız.

Üçüncü ve son neden ise, neoliberalizmin işçi sınıfı kültüründe yarattığı tahribattır. Korkut Boratav’ın “sermayenin karşı saldırısı”5 Korkut Boratav. 1995. Türkiye İktisat Tarihi 1908-1985. İstanbul: Gerçek Yayınevi, s. 122-123. diye adlandırdığı neoliberal dönüşüm, ücret ve sosyal haklardaki gerilemenin yanında üretim mekanını parçalamış, sınıf hareketini diri tutan örgütsel, mekânsal ve kültürel yapıları dağıtmıştır. Emekçilere dayatılan mutlak yoksulluk çelişkileri keskinleştirse de işçi sınıfının kolektif bir kimlik ve irade oluşturmasını sağlayan zeminin dağıtılması, nesnel bir kısıt oluşturmuştur.

Nesnel kısıtlardan kaynaklı eksiklerimizi kapatmak için yapılacakları tartışmaya devam edeceğiz ancak bu yazıyı noktalarken geçtiğimiz yıl yaptığımız bir saptamayı yeniden hatırlayalım: 60’ların devrimci yükselişi salt solun iç tarihiyle değil, aynı zamanda sol ile ülke tarihinin çakışmasıyla ilgilidir ve modernleşme tarihimizde Tanzimat, Meşrutiyet ve Cumhuriyet deneyimlerini takip eden dördüncü dalgayı temsil etmektedir.6 Devrim Çetinocak, “1960’ları Yerli Yerine Oturtmak”, Yeni Yazılar, Sayı: 16, Mart-Nisan 2019, s. 16. Bu dalganın devamcıları olarak bizim meselemiz de bu dalgayı temel eksikliğinden kurtarmak, ona bir iktidar deneyimi yaşatmaktır.

Notlar:

[1] Devrim Çetinocak, “Devrimi Aramak: Strateji Tartışmalarına Giriş”, Devrim, Sayı: 1, Ocak 2020, s. 14-15. https://dsosyal.com/devrim/sayi-1/devrimi-aramak-strateji-tartismalarina-giris/

[2] “Sosyalist Mücadelemiz Güçlenmektedir”, Emek, Sayı: 1, Haziran 1970, s. 58.

[3] Devrim Çetinocak, “Devrimi Aramak: Strateji Tartışmalarına Giriş”, Devrim, Sayı: 1, Ocak 2020, s. 14. https://dsosyal.com/devrim/sayi-1/devrimi-aramak-strateji-tartismalarina-giris/

[4] “Başlıyoruz”, Devrim, Sayı: 1, Ocak 2020, s. 7. https://dsosyal.com/devrim/sayi-1/basliyoruz/

[5] Korkut Boratav. 1995. Türkiye İktisat Tarihi 1908-1985. İstanbul: Gerçek Yayınevi, s. 122-123.

[6] Devrim Çetinocak, “1960’ları Yerli Yerine Oturtmak”, Yeni Yazılar, Sayı: 16, Mart-Nisan 2019, s. 16.

Dövizle destek olmak için Patreon üzerinden bağış yapabilirsiniz.
Türk Lirasıyla destek olmak için Kreosus üzerinden bağış yapabilirsiniz.
Devrim dergisini dijital ya da basılı olarak edinmek, abone olmak için Shopier’daki mağazamıza göz atabilirsiniz.