Günümüz hâkim ideolojisinde bilim ve toplum arasındaki etkileşimin tek yönlü olduğu düşünülür. Bilim alanlarındaki gelişmelerin toplumu ve tarihi değiştirip dönüştürürken, tarihin, günün koşullarının ve toplumun bilimi kayda değer ölçüde belirlemediği varsayılır. Hal böyle olunca bilim insanının toplumdan, politikan azade bir şekilde laboratuvarına kapanıp bilimini yapması ve gerisine karışmaması mantıklı görünür.

Oysa gerçek bunun tam tersidir. Dünyanın tüm kaynaklarının sahibi bir avuç sermaye grubu, sermayenin hareketlerini belirleyen piyasa, piyasanın toplumla etkileşimin önemli bir ara yüzü de politikadır. Piyasanın ihtiyaçları ile birlikte politika, hangi bilim alanlarının gelişeceğini, o alandaki bilimcilerin de hangi konular üzerinde çalışacağını belirler. Bilimcinin bu dar alanda yapabildiği bilimin çıktılarının da nasıl değerlendirileceği, toplumun refahına mı yoksa toplumun zararına mı kullanılacağı bilimciye sorulmaz.

Bilimci bu noktada da sorumluluğu olmadığına kendini inandırmaya çalışabilir. Ancak yine de kendisinden kurtulamaz. Öte yandan tarihin, günün önyargıları da bilimcinin kuramına kadar ne düşündüğünü etkiler. Bu yazıda kimi örnekler üzerinden ne anlatmaya çalıştığımızı anlatmaya çalışacağız.

İdeolojik belirlenim

“Daha fazla çocuksu[dölütsel] özelliğe sahip olan erişkin, gelişimi bu özelliklerin ötesine geçmiş olandan kesinlikle daha aşağıdır. Bu ölçütlere göre Avrupalı yani beyaz ırk listenin en üstünde, Afrikalı yani zenci ise en altında yer alır.”1Gould, Stephen J. Darwin ve Sonrası, çev. Ceyhan Temürcü. TÜBİTAK  Popüler Bilim Kitapları

D. G. Brinton (cerrah, tarihçi, arkeolog, etnolog), 1890

“Kuramımın temelinde, ırkların eşit olmadığına inanıyorum. Zenci, dölütsel gelişimde, bir beyaz için çoktan son aşama haline gelmiş olan bir evreden geçer. Zencide gecikme süresi devam ederse, o ırk için şu anda bir geçiş aşaması olan aşama, son aşamaya dönüşebilir. Şu anda beyaz ırkın oturduğu gelişim doruğuna erişmek diğer bütün ırklar için olanaklıdır.”1Gould, Stephen J. Darwin ve Sonrası, çev. Ceyhan Temürcü. TÜBİTAK  Popüler Bilim Kitapları

L. Bolk (anatomist), 1926

Siyahların erişkinliklerinde de çocuksu özeliklerini koruduğunu, bu sebeple siyahların beyazlardan aşağı olduğunu söylüyor Brinton. Bolk ise beyazların erişkinliklerinde çocuksu özelliklerini koruduğunu, bu sebeple siyahların beyazlardan aşağı olduklarını söylüyor. Aradan geçen geçen 30 yıldaki fark ise yinelemeli oluş kuramının yerine neoteni kuramının geçmesi oldu. Brinton ve Bolk istisnai kişiler değildi, döneminin bilim çevrelerindeki hâkim düşünceleri yansıtıyorlardı. Bilim toplumdan ve tarihten kopuk düşünürsek idealdeki beklentimize göre, çocuksu özelliklerin aslında insanları diğer primatlardan ayıran özellikler olduğu görülmeye başlandığında bilimsel olguların önyargılarımızı kırması, o zamanın hâkim kuramlarıyla birlikte siyahların beyazlardan üstünlüğünün kabul edilmesini beklerdik. Ama öyle olmadı. Bilim çevrelerinde önceki bulgular usulca bir kenara itildi, beyazların koruduğu çocuksu özellikler aranmaya başlandı. Dönemin önyargısına göre siyahlarla beyazların farklı olduğu, siyahların geri kaldığı için aşağı olduğu “apaçık gerçek”ti. Bilimciler de bulundukları tarihin ve toplumun parçası olarak bu önyargılara, önyargı olduğunun farkında olmadan sahiptiler ve kuramları buna uygun olarak şekillendi.

Bir örnek olması amacıyla bunu seçmiş olsak da anti-politik bilim çevrelerinde bu tür toplumsal önyargılar istisnai veya mazide kalıp aşılmış sanılabilir.

Yaşam tarihinin muhteşem kuramı evrim kuramının ırkçı önyargılara göre çarpıtılması olan Sosyal Darwinizm 20. yüzyılın son çeyreğine kadar bilim çevrelerinde kayda değer destek bulabilmiş, ırkçı ideolojilerin yeniden üretimini sağlayıp onlara bilimsel kılıf sunulmasını sağlayabilmiştir. Biyolojik belirlenimcilik olarak adlandırılabilecek bu çizgi, günümüzde “genetik belirlenimcilik” olarak varlığını sürdürüyor.

Kapitalizm öncesi feodalizm döneminde soyluluğun kanla geçtiği düşünülüyordu. Bu önyargı tüm insan bilimlerini etkiliyor ve belirliyordu. Toplumsal sınıfların yerleşikliği, farkında olunmadan bilim camiasında bu şekilde meşrulaştırılıyor ve yeniden üretiliyordu. Artık toplumsal veya bireysel sorunlar soyumuzdan gelen kanımıza bağlanmıyor. Günümüzde kapitalist dünya düzeninde yaşıyoruz ve kapitalizmin bu kez de önyargılarını taşıyıp yeni sistemin önyargılarını yeniden üretiyoruz. Arama motorlarına “geni bulundu” yazarsak şiddetten mutluluğa, uzun ömürden zekaya kadar sınırsızca içerik bulabiliriz. Tüm toplumsal ve bireysel sorunları genetik kaderlerimize bağlayıp böylece katılaştırabiliriz. “Çünkü böyle yaratıldık”tan “çünkü böyle evrimleştik”e…

Elbette genetik belirlenime sahibiz. Göz rengimiz, ortalama boy aralığımız, ten rengimiz gibi özelliklerimiz genlerimizle belirlenir. Ancak insanları diğer primatlardan ayıran en önemli farkımız olan, kültürel ve toplumsal evrimimizi tümüyle yok sayıp ve bir kenara itip, karmaşık insan ve toplum özelliklerini atalarımızla sabitlenmiş genlerde aramak, tam olarak hakim ideoloji ve önyargıların yaptırdığı, hakim ideolojilerin kendini bilim camiası üzerinden yeniden ürettirmesidir. Toplumsal ve kültürel etkilerle birlikte kuvvetli epigenetik faktörler üzerinden yapılan çalışmalar yerine, zayıf korelasyonlar üzerinden kurulmaya çalışılan ve aslında bilimsellik oranı da daha düşük olan gen bulma furyasının hem toplumda hem bilim çevrelerinde daha çok alıcı bulup popülerleşmesi ideolojik yeniden üretim sürecinin bir parçasıdır.2https://bilimfili.com/insan-dogasi-saldirgan-bencil-midir/

Toplumsal cinsiyetten gelen önyargılarla kadın-erkek arasında sürekli aranan (ve bir türlü bulunamayan) doğuştan zihinsel ayrım araştırmalarının yaygınlığı da anlatılanlara somut örnek teşkil etse de yerimiz olmadığından bu konuyu başka bir yazıya bırakıyoruz.

“Savaşın ve şiddetin sorumluluğunu etçil olduğu varsayılan atalarımıza atmak ne kadar tatmin edici; içinde bulundukları durum için yoksulları ve açları suçlamak ne kadar rahatlatıcıdır. Bunu yapmazsak, herkese insanca bir yaşamı sağlamakta utanılacak derecede başarısız olan sistemimizi ya da hükümetimizi suçlamamız gerekecektir. Hükümeti denetiminde tutanlar ve bilimin varlığını sürdürmek için ihtiyaç duyduğu parayı sağlayanlar için çok uygun çözümler.”1Gould, Stephen J. Darwin ve Sonrası, çev. Ceyhan Temürcü. TÜBİTAK  Popüler Bilim Kitapları
Stephen Jay Gould

Temiz kalmak

Tüm bu ideolojik belirlenimleri bir yana bırakıp, laboratuvarında deneyini yapıp kuramını üreten, gerisine karışmayan bilim insanı temiz ve özgür kalabilir mi sorusunu tartışabiliriz. Piyasa ve dönemin politik atmosferi bilimcinin hangi araştırmayı yapacağını, hangi alanlarda hangi çalışmaların destekleneceğini belirlerken akademisyenin hangisini faydalı gördüğüne bakmaz, hangi çalışmanın piyasada kâr getireceğine bakar. Refahını emperyalist sistem içerisinde başka ülkeleri sömürerek elde eden birkaç ülkenin hobi olarak bilime daha fazla fon ayırıyor olması buradaki kaideyi bozmayacaktır.

Bunları da bir kenara koyup temiz kalma tartışmasına devam edelim. I. Dünya Savaşı’ndaki önemli silahlar kimya alanındaki gelişmeler sayesinde elde ediliyordu. Kimyacılar kendilerine sağlanan fonlarla işlerini yapıyor, çıktıların nerelerde kullanılacağı gibi “dünyevi” işlerle ilgilenmiyorlardı. II. Dünya Savaşı’nda da fizikçiler işlerini yapıyor, gerisine pek karışmıyor, parçaladıkları atomun hangi çıkarlar uğruna kimlere karşı kullanılacağıyla ilgilenmiyorlardı. Her seferinde ilgilenmedikleri için çok utandılar.

Feodalizmin yıkılıp kapitalizmin yerleştiği yüzyıllarda bilim ve bilim insanı politikti, Feodalizme karşı devrimci olan burjuvazi de bilimin politikliğini destekliyordu. Ancak burjuvazi iktidarını yerleştirdikçe bilimciye “dünyevi” işleri bırakmasını, kendi işlerine bakmasını salık vermeye başladı. Bilimci de bu anlayışı içselleştirdi, politika gibi kirli işlere bulaşmazsa temiz kalacağını ve özgürlüğün yolunun da bu ideolojiden geçtiğini düşündü.3https://www.abcgazetesi.com/yazar/bilimcinin-yanilgisi-5001yy/haber-5001

Irène ile Frédéric Joliot-Curie, 1935

Hâkim ideolojiye itiraz eden, ideolojik hegemonyaya direnen ekoller de insanlık tarihinde varlığını sürdürdü. Faşizme ve Savaşa Karşı Dünya Komitesi gibi komitelerde Marie Curie, Paul Langevin gibi tanıdık simaları da görürüz. Curie’nin kızı Irene Curie ile birlikte yapay radyoaktivite alanındaki çalışmalarından dolayı Nobel Kimya Ödülü’nü paylaşmış Frederic Joliot-Curie de politik farkındalığı olan başka bilim insanları arasındadırlar. Fransız Komünist Partisi üyesi de olan Joliot, II. Dünya Savaşı sırasında College de France’da nükleer çalışmaların yapıldığı laboratuvarın başındaydı. Naziler Paris’i işgal ettiğinde ülkesini terk etmesi için yapılan tüm önerileri reddedip laboratuvarının başında kalmıştı. Nazilerin Fransa işgalinin sürdüğü 4 yıllık sürede nüfuzunu ve bilim insanı olarak ününü de kullanarak laboratuvarının başında kalmayı başarmıştı. Joliot bu süreçte yeraltına çekilmiş olan ve Nazilere Fransa’da cehennemi yaşatan, Fransız Komünist Partisi öncülüğündeki silahlı direniş örgütü ulusal cephenin gizli üyeliğini yapmış, laboratuvarını fark ettirmeden direnişçiler için bomba üretim imalathanesine dönüştürmüştü. Etrafındaki çember daralınca da bizzat silahı alıp direnişçilere katılmıştı. Joliot’un ayrıca, kurşuna dizileceğini öğrendiği fizikçi Langevin’e de sahte kimlik sağlayarak kurtulmasını sağladığı biliniyor. 4Bilim ve Gelecek, sayı 171, Mayıs 2018.

Yerimiz dar olduğu için derinlemesine tartışamamış olsak da konuya bir giriş yaptığımızı sanıyoruz. Daha detaylıca konuşabilmeyi umuyor ve kapanış mahiyetinde sözü Harun Karadeniz’in İTÜ 68 yıllığında yazdığı ünlü alıntıya bırakıyoruz:

“Öğrenciliği bitirip meslek hayatına atılacak olan biz mühendisler için iki yol vardır. Bu yollardan biri, kim için ve ne için üretim yaptığını düşünmeksiniz egemen sınıfların yararına üretim yapmaktır. Kısaca, neden ve niçinini düşünmeksizin, bir miktar para karşılığında üretim yapmak, yani robotlaşmak.

İkinci yol ise, kim için ve ne için çalıştığını bilerek, emekçi halkın yararına üretim yapma olanaklarını aramaktır. Bir başka deyişle, ikinci yol küçük bir azınlığın yararına robotlaşmak değil, büyük çoğunluğun, yani toplumun yararına çalışarak insanlaşmak yoludur.”

İkinci yolu arama çabamızın hiç bitmemesi umuduyla.

Notlar:

[1] Gould, Stephen J. Darwin ve Sonrası, çev. Ceyhan Temürcü. TÜBİTAK  Popüler Bilim Kitapları

[2] https://bilimfili.com/insan-dogasi-saldirgan-bencil-midir/

[3] https://www.abcgazetesi.com/yazar/bilimcinin-yanilgisi-5001yy/haber-5001

[4] Bilim ve Gelecek, sayı 171, Mayıs 2018.

Dövizle destek olmak için Patreon üzerinden bağış yapabilirsiniz.
Türk Lirasıyla destek olmak için Kreosus üzerinden bağış yapabilirsiniz.
Devrim dergisini dijital ya da basılı olarak edinmek, abone olmak için Shopier’daki mağazamıza göz atabilirsiniz.
Okan Tağ
Yazar