Gençlik mücadelesi bir kez daha ülke gündemini belirledi. Ülkenin gündemi, AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın atadığı kayyum rektör Melih Bulu’yu kabul etmeyen ve üniversitelerinin kapısına kelepçe vurulan Boğaziçililer. Eski bir Boğaziçi mezunu ve tıpkı kayyum ataması gibi keyfi bir yönetim anlayışının ürünü olan KHK hukuksuzluğuyla işten atılmış bir akademisyen olarak bu konuda söyleyeceklerim var.

Üniversitesine sahip çıkan Boğaziçilileri takdir etmeden, onları koşulsuz, amasız, fakatsız desteklemeden söylenen hiçbir sözün kıymeti yok. Farklı mecralarda görülen “Yeni mi fark ettiniz?” “Geç kaldınız” gibi anlamsız sataşmalar ciddiye alınamaz. 2000’li yıllarda doğmuş, Erdoğan’dan başka yönetici görmemiş, “O zaman neredeydiniz” diye hesabı sorulan olaylar yaşandığında ya doğmamış ya da çok küçük yaşta olan öğrenciler kimseye açıklama borçlu değil.

Boğaziçililere yönelik sataşmalar bununla sınırlı olsa neyse, bir de “Sizin diğerlerinden ne farkınız var?” diyenler var. Diyorlar ki, rektör atamaları zaten Cumhurbaşkanı’nın yetkisinde, tüm üniversitelerde böyle yapılıyor, siz kendinizi ayrıcalıklı sanarak tepki gösteriyorsunuz. Keyfi bir yönetim anlayışının, liyakatsiz rektörlerin üniversite camiasında kanıksanmış olması eleştirileceğine kanıksamayanlar, “Artık yeter” diyenler eleştiriliyor. Bunun adil bir eleştiri olmadığı açık.

Peki, tüm rektörler seçimsiz atama yoluyla gelirken neden yalnızca Boğaziçi’nden ses çıkıyor? Bazı kurumların simgesel önemi vardır ve her yere yapılan saldırılar buraya yapıldığında daha fazla ses çıkması doğaldır. Örneğin binlerce kamu emekçisinin KHK’lar ile hukuksuzca işinden edildiği OHAL döneminde hiçbir KHK’da çıkmayan ses, Ankara Üniversitesi’nde özellikle de Cebeci’deki Mülkiye ve İLEF’in ağır darbe aldığı 7 Şubat 2017’deki KHK’ya çıkmıştı. O dönemde, bir sonraki KHK için sırasını bekleyen bir “sakıncalı” olarak “Ankara Üniversiteliler kendilerini ayrıcalıklı sayıyor, diğerleri atılırken bu kadar ses çıkarmadılar” serzenişlerini duymuşluğum var. Oysa mesele öncesinde ne kadar ses çıktığı değil, o tasfiyenin ardından Cebeci’nin tek ses olup KHK’lılara sahip çıkmış olmasıydı. Ve tabii akademisyen cübbelerinin çevik kuvvet postallarıyla çiğnenmesi… Kaldı ki, bu noktaya bir günde gelinmiş değil. Konunun hem Boğaziçi’nde hem başka üniversitelerde birkaç yıllık mazisi var.

Eski sistemde üniversitelerde atanma koşullarını karşılayan profesörlerin adaylığında rektörlük seçimi yapılır, seçimde ilk altıya giren adaylar YÖK’e bildirilirdi. YÖK de bu altı adaydan üçünü kendi belirlediği sıralamayla Cumhurbaşkanı’na gönderir, Cumhurbaşkanı da bu üç adaydan birinin atamasını yapardı. Aslında yapılan seçim değil eğilim yoklamasıydı ama en azından akademinin iradesinin ne yönde olduğu ortaya çıkabiliyordu. Üstelik Boğaziçi ve ODTÜ gibi kurum içi demokrasinin daha fazla önemsendiği üniversitelerde seçimde birinci olamayan adayların adaylıktan çekilmesi yoluyla YÖK’e ve Cumhurbaşkanı’na tek adayın isminin bildirilmesi gibi bir teamül işliyor, yani eğilim yoklaması fiilen seçim olarak uygulanıyordu. 2014’te İstanbul Üniversitesi’nde seçimi kazanan Raşit Tükel yerine AKP yandaşı Mahmut Ak’ın rektör atanması gibi durumlarda ise atamayla gelen rektörün meşruiyeti tartışmalı hale geliyordu. 29 Ekim 2016’da çıkarılan KHK’yla buna son verildi.

Trolleriyle, havuz medyalarıyla koro halinde saldırıyorlar Boğaziçi’ne. Yürüyüş ve forum dahil saatler süren son yılların en kitlesel gençlik eyleminden birkaç kısacık anı bağlamından kopararak cımbızlayıp provokasyon çıkarmaya, üniversitelileri kriminalize etmeye çalışıyorlar. Ama başaramazlar. Dün kendini gösteren akıl, cesaret ve kararlılığı bu kadar kolay alt edemezler.

Boğaziçi’nden yükselen ses bir dizi açıdan önemli. Öncelikle yaprak kımıldamıyor denilen, toplum tepkisiz, gençler uyuyor denilen bir dönemde son yılların en kitlesel gençlik eylemini gerçekleştirdiği, “Biz de varız” dediği için.

12 Temmuz 2016’da yapılan son rektörlük seçiminde Gülay Barbarosoğlu 348 oy alırken AKP yandaşı Vedat Akgiray 40 oyda kalınca üniversiteye aylarca rektör atanmayıp Kasım ayında seçime girmemiş olan Mehmed Özkan atandığında “En azından Boğaziçili” diyerek sessiz kalan akademiyi sarstığı, bu kez öğrencilerle birlikte mücadeleye katılmaya sevk ettiği için.

Anlık duruma tepkinin ötesine geçerek üniversite fikrine sahip çıktığı, “Boğaziçi rektör seçimi istiyor” talebiyle Türkiye’deki karşı devrim sürecinin önemli saldırılarından olan rektörlük seçimlerinin tamamen kaldırılmasını tartışmaya açtığı için.

Boğaziçi’ne yönelik trol saldırılarında şaşılacak bir şey yok. Evdeki hesap çarşıya uymadığı, gençlik teslim olmayı reddettiği için öfkeleniyorlar.

Peki, Boğaziçi bu mücadeleyi kazanır mı? Bana sorarsanız Boğaziçi kazandı bile. Rektörlerin seçimle gelmesi talebini kamuoyuna mal eden, başta kayyum rektör Melih Bulu olmak üzere rektör atama süreçlerinin meşruiyetini sarsan üniversite gençliği kazanmıştır.

Gençlerin üniversiteye sahip çıkma mücadelesine kitlesel olarak dahil olması, mücadelenin içinde öğrenmesi ve üniversiteyi de aşarak memleketin geleceği için mücadeleye adım atması da kazanımlar arasındadır. Gerisi gelecektir.

Hem kampüslere hem memlekete vurulan kelepçeleri sökmek için…

Dövizle destek olmak için Patreon üzerinden bağış yapabilirsiniz.
Türk Lirasıyla destek olmak için Kreosus üzerinden bağış yapabilirsiniz.
Devrim dergisini dijital ya da basılı olarak edinmek, abone olmak için Shopier’daki mağazamıza göz atabilirsiniz.