Aşılar insanlığın en muazzam keşiflerinden biridir. Geçtiğimiz yüzyılda milyonlarca insanın yaşamının kurtarılması ve insan ömrünün gözle görülür bir biçimde uzaması bir anlamda aşılar sayesinde olmuştur dersek sanırım abartmış olmayız. Kızamıktan difteriye, çiçekten tetanosa kadar pek çok hastalığın ya yok edilmesi ya da ciddi oranda azaltılmasında aşıların büyük bir rolü vardır.

Bütün bunlara bir takım “komplocular” hariç kimse karşı çıkmayacaktır. Herkesin çok iyi bildiği gibi aşılar hayatımızı kurtardı ve kurtarmaya devam ediyor. Fakat bütün bunların gerçekleşmesinde genellikle göz ardı edilen bir nokta var; o da aşının kamusal niteliği.

Tarihsel olarak ilk aşı çalışmalarından itibaren aşılar ağırlıklı olarak kamu kuruluşlarının denetimi altındaydı. Aşıların üretimi, geliştirilmesi ve uygulanması, halkın yararını önde tutan bu kuruluşlar aracılığıyla yapılıyordu. Bu bir anlamda 20. yüzyılın ortalarından itibaren yükselen sınıf hareketi ve reel sosyalizmin bir kazanımıdır. Halkın tamamına sunulan ücretsiz sağlık hizmeti dönemin tüm sosyalist ülkelerinde birer standart halini almıştı. Bunun karşısında kapitalist dünya daha fazla dayanamadı ve mücadelenin yükseldiği hemen hemen her yerde geri adım atmak durumunda kaldı. Herkese açık sağlık hizmeti dönemin belirleyici paradigmasıydı.

Örneğin ABD Ulusal Sağlık Enstitüsü, Kanada’da üniversiteler ve aşı kuruluşları, Birleşik Krallık Sağlığı Koruma Ajansı, Finlandiya Ulusal Sağlık Enstitüsü gibi kuruluşlar pek çok aşının araştırılması ve geliştirilmesinde yaşamsal roller almışlardır. O yıllarda kamu, güvenli ve etkili aşı geliştirilmesinin tartışılmaz ve olmazsa olmaz bir bileşeni konumundaydı.1Feride Aksu Tanık, Şafak Taner, 2012, Aşıda Paradigma Değişimi, İstanbul: Toplum ve Hekim Dergisi, sf. 6-7.

Bu ibre neoliberalizmin yerleşik hale geldiği 90’lı yıllarla beraber tersine dönmeye başladı. Sağlık hizmetleri hızla özelleşirken, kamu kaynaklı aşı çalışmaları da neredeyse tamamen özel şirketlere devredildi. Yine aynı yıllarda Dünya Ticaret Örgütü’nün kurulması ve TRIPS anlaşması, ilaç ve aşı gibi tıbbi ürünlere “patent koruması” denilen bir tür sahtekarlığı getirmiş oldu.

Bugün “fikri mülkiyet hakkı” adı altında allanıp pullanan tıbbi ürünlerin patentlenmesi sistemi açıkça sahtekarlıktan başka bir şey değil. Her ne kadar patentlerin, çalışmaları koruyarak araştırmayı geliştirdiği iddia edilse de aslında şirketlerin kârlarını ve tekel konumlarını korumaktan başka bir anlamı yok. İnsanlığın bugüne dek biriktirmiş olduğu tüm birikim ve kaynaklarının kolektif biçimde kullanılmasının mümkün olduğu bir çağda, dünyanın belki de en mantıksız ve verimsiz sistemi bize “temel bir hak” olarak sunuluyor.

Üstelik durum o kadar absürt bir noktaya ulaşmış durumda ki, şirketler doğada hazır var olan şeyleri bile patentleyebiliyor. Gavin Mooney’nin aktardığına göre, Güney Afrikalı bir araştırma enstitüsü ve İngiltere orjinli bir şirket, Afrikalı yerli bir halkın iştahı baskılamak için kullandıkları bir bitkinin etken maddesini patentleyip, bugün adını sıkça duyduğumuz Pfizer şirketine milyonlarca dolara satmış. Yine başka bir şirket, basmati pirincinin tohumu için patent başvurusu yapmış.2Gavin Mooney,2013, Ulusların Sağlığı Yeni Bir Ekonomi Politiği Doğru, İstanbul: Yordam Kitap, sf. 160.

Benzer bir süreci COVID-19 aşılarının ortaya çıktığı süreçte de görüyoruz. Aşıların, daha genel olarak da sağlığın metalaştırılması, salgın hastalıklardan daha fazla insan hayatını tehdit eden bir faktör olarak ortada duruyor. Küresel bir salgının ortasında bile ilaç şirketleri aşı patentlemekle ve bunları dünyanın çeşitli yerlerine fahiş fiyatlara satmakla meşgul. Belki de 2-3 ay gibi bir sürede tüm dünyanın aşılanmasının teknik altyapısı mevcutken, şimdi kimi ülkelerde halkın 2023’e, hatta 2024’e kadar aşılanamayacağını konuşuyoruz.3Eser Göksu Işık, Baransel Ağca, “Aşı Ne İşe Yarar?” Dsosyal, 2 Şubat 2021, https://dsosyal.com/makale/asi-ne-ise-yarar/

Pandeminin başlarında bir tır şoförü emekçinin dediği gibi, virüs değil ama sermayenin düzeni öldürüyor.

Bugün ise bu gerçeği haykırmanın tam zamanı.

Devrim Hareketi’nin geçtiğimiz günlerde başlatmış olduğu “Sağlıklı Bir Türkiye İçin” kampanyasında da denildiği gibi:

“Sağlığın meta haline getirilmesi ve satılması ülkemizin olduğu gibi tüm dünyanın da sorunudur. Koronavirüs aşısının patentlerinin ve üretim tekellerinin sınırlı sayıda işletmede bulunması nedeniyle birçok yoksul ülkenin aşıya erişmesinin uzun yıllar alacağı görünmektedir. Türkiye’nin kendi sorununu çözmekle yetinilmemeli; yabancı tekellerin mevcut aşıların patentlerini ellerinde tutmasına karşı uluslararası kampanyalar oluşturmalı, tüm aşıların üretim aşamalarının ve formüllerinin herkese açık ve herkes tarafından kullanılabilir olması hedeflenmelidir.”

Devrim Hareketi’nin başlatmış olduğu “Sağlıklı Bir Türkiye İçin” kampanyasının imza metnine bağlantıdan ulaşabilir, imza vererek kampanyaya destek olabilirsiniz: https://devri.me/imzaver

Notlar:

[1] Feride Aksu Tanık, Şafak Taner, 2012, Aşıda Paradigma Değişimi, İstanbul: Toplum ve Hekim Dergisi, sf. 6-7.

[2] Gavin Mooney,2013, Ulusların Sağlığı Yeni Bir Ekonomi Politiği Doğru, İstanbul: Yordam Kitap, sf. 160.

[3] Eser Göksu Işık, Baransel Ağca, “Aşı Ne İşe Yarar?” Dsosyal, 2 Şubat 2021, https://dsosyal.com/makale/asi-ne-ise-yarar/

Dövizle destek olmak için Patreon üzerinden bağış yapabilirsiniz.
Türk Lirasıyla destek olmak için Kreosus üzerinden bağış yapabilirsiniz.
Devrim dergisini dijital ya da basılı olarak edinmek, abone olmak için Shopier’daki mağazamıza göz atabilirsiniz.
Dsosyal
Yazar