İktidar son günlerde önceden planlanmış gibi görünen bir saldırı başlattı. 104 emekli amiralin Montrö Anlaşması ve laikliğin önemini hatırlatan bildirisini darbe tehdidi gibi göstererek kriminalize ettiler. Bu saldırıyı 19 yıldır ekmeğini yedikleri mağdur edebiyatının ötesinde şimdilik bütünlüğe kavuşmamış genel bir çıkış arayışının parçası olarak düşünmek için çok neden var.

İktidar için bir süredir işler iyi gitmiyor. Farklı eğilimlerdeki araştırma şirketlerinin anketlerinden çıkan sonuç aynı: İktidar bloku partilerinin ve AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın oyları düzenli olarak düşüyor.

Ekonomik kriz emekçiler için dayanılmaz boyutlara ulaştı. Geçmişte rant projeleri üzerinden yoksulluk ve işsizlik bir nebze sürdürülebilir halde tutulabiliyor, sıcak para bolluğu sayesinde düşük faizli kredilerle tüketim pompalanabiliyordu. Son birkaç yıldır yaşanan kur krizleri ile artan işsizlik, yoksulluk ve yaşam pahalılığı önce “dış mihraklar” demagojisiyle geçiştirildi. Ancak ekonomik krizin derinleşerek sürmesi, demagojinin ikna ediciliğini ortadan kaldırdı.

Üretim yapmayan, istihdam yaratmayan, eldeki bütün kaynakların anlamsız rant projelerine gömüldüğü yağma ekonomisinin suçunu pandemiye atmak mümkündü, ancak esnafa uygulanan pandemi önlemlerinin “lebalep” AKP kongrelerine gelince unutulması bu olanağı da ellerinden aldı. Tabanları erirken güç gösterisine ihtiyaç duydukları için esnafın çileden çıkmasını göze alarak bu şovları yaptılar.

Çılgın projeler artık etkili olmuyor. Bir zamanlar havalimanı, köprü ya da duble yol inşaatları üzerinden Türkiye’ye çağ atlattığı yanılsamasını yaratabilen iktidar, bugün çıtayı yükseltip yerli otomobil ve uzay projeleri açıklamaya başladığı halde eski heyecanı yaratamıyor. Cepler ve tencereler boş olunca hiçbiri para etmiyor.

Artık gericilik ve nefret söylemi pompalamak da iktidarın beklediği etkiyi uyandırmıyor. Gericilik şovuna çevrilen İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararı da Boğaziçi direnişini marjinalleştirmek için çıkarılan provokasyonlar da AKP’nin umduğu konsolidasyonu sağlamıyor. Artan yoksulluk iktidarın herhangi bir alanda rıza üretme kapasitesini çok daraltıyor. Bunun yanında Türkiye’de özellikle genç kuşaklar AKP’nin hayal dünyasındaki kalıplardan çok uzakta. Gericiliğin kan kusturduğu kadınlar İstanbul Sözleşmesi ile 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun sayesinde kazandıkları güvencelerin farkındalar ve bundan vazgeçmek istemiyorlar. Boğaziçi direnişi de halk nezdinde meşruiyetini koruyor ve iktidarın yurttaşların bir bölümünün yaşam tarzlarına ve cinsel yönelimlerine yönelik saldırganlığı kabul görmüyor.

AKP bu düzeyde bir çaresizliği bugüne dek yaşamamıştı. AKP açısından bugünküne en fazla benzeyen dönem, AKP’nin tek başına iktidar olma fırsatını ilk kez yitirdiği 7 Haziran seçimleriydi. Ancak o dönemde seçmen desteğindeki düşüşe karşın iktidar birkaç açıdan daha güçlüydü.

Öncelikle ekonomideki sorunlar bugünkü kadar dayanılmaz boyutlara gelmemişti. Bu nedenle seçmen desteğindeki azalmaya karşın kendi seçmenini konsolide etmekte zorlanmıyor, “İstikrar sürsün” mesajıyla kendisinden uzaklaşan seçmenlere yeniden kanca atabiliyordu.

İkincisi, parti içinde kimi rahatsızlıklar olduğu görülüyorsa da çatlaklar bu kadar derinleşmemişti. 7 Haziran’ı takip eden yıllarda AKP’de uzun yıllar bakanlık, başbakanlık ve cumhurbaşkanlığı yapmış kimi ağır toplar ayrılıp kendi partilerini kurdular.

Üçüncüsü, kısmen ilk iki nedenin de etkisiyle, iktidar bugün yaşadığı sıkışmadan çıkış bulmakta zorlanıyor. 7 Haziran’dan 1 Kasım’a kadar geçen dönemi canlı bomba saldırıları ve çok boyutlu bir şiddet dalgasıyla provoke ederek muhalefet partilerini zayıflatabilmiş, yeniden tek başına meclis çoğunluğunu yakalayabilmişlerdi. Riskliydi ama yine de tıkanıklığı aşmaya yönelik başı sonu belli bir stratejiyi ifade ediyordu. İktidar bugün çıkış bazı parçalı denemeler yapabilse de bütünlüklü bir strateji geliştiremiyor. Bunda uluslararası denklemin birkaç yıl öncesine göre daha elverişsiz olmasının payı büyük.

İktidarın çıkışsızlığını bir dizi örnekte görmek mümkün. Son 20 ayda dört kez Merkez Bankası Başkanı değiştiren bir iktidarın ekonomik krizden çıkış stratejisi olduğu iddia edilebilir mi? Kasım 2020’de düşük faiz ısrarını temsil eden Berat Albayrak’ı bakanlıktan alıp bakanlığa Lütfi Elvan’ı, Merkez Bankası başkanlığına Naci Ağbal’ı getir, sonra faizleri yükselttikçe yükselt, Mart ayına gelince de son faiz artırımının faturasını Ağbal’a kesip yerine Şahap Kavcıoğlu’nu getir, döviz yükselince o da yabancı sermayeye “Faiz indirimi olmayacak” diye güvence versin… burada strateji değil yalpalama olduğu çok açık.

Ekonomide ne yapacağını bileme, dış politikada Rusya ile ABD arasında salın, içeride HDP’yi kapatacak mısın kapatmayacak mısın karar vereme, peş peşe birbiriyle çelişen açıklamalar yapıp en sonunda kapatma davası aç, ondan sonra o kadar da kararlı olmadığını açık eden tereddütler göster…

Çıkışsızlık uzadıkça Erdoğan’ın kendi örgütü üzerindeki otoritesi de zayıflıyor. Sistem “yüzde 50 +1”e kilitlendiği için Erdoğan yüzde 1’lik öbeklere bile muhtaç halde ve bu yüzde 1’lik dilimleri ellerinde tutan çıkar odakları da bunun farkında. Her şey bir yana, sadece iki hafta önce yapılan AKP kongresinde ortaya çıkan denge bile çıkışsızlığı ortaya koyuyor. Anlamlı bir politik söz yok, elle tutulur bir yol haritası yok, belirginleşen bir politik yönelim yok. AKP’nin merkez organlarının bileşenlerinde herhangi bir siyasi eğilimin ağırlık koyabildiği de yok.

MKYK üye sayısının 50’den 75’e çıkardılar. Toplu kopuşları engellemek adına partideki farklı çıkar odaklarına partinin yetkili organlarında kontenjan ayırmışlar. Merkez organların listesi evlere şenlik: Daha 2 yıl önce AKP’ye demediğini bırakmamış eski İYİP’lisi, 2015’te partiden istifa edip yakın zamana kadar Davutoğlu’yla flört edeni, bir dizi ilde seçim kaybetmiş büyükşehir belediye başkan adayları, Pelikancısı, daha Kasım ayında medya önünde ayar verilip istifaya zorlanan Arınç’ın oğlu…

Eskiden “küstürmemek için görev verme” taktiği AKP’nin kuruluş süreçlerinde yer almış az sayıda önemli isim için uygulanır, onun dışında çıkar odakları partiden dışlanmamak için kendileri çırpınırdı. Bugün denge tersine döndü, kimse partiden gitmesin diye AKP çırpınıyor.

Her alanda yalpalıyorlar ve inandırıcılıktan uzaklar. Üstelik başkanlık sistemi de AKP’nin vadettiğinin aksine, koalisyonlar dönemini ortadan kaldırmak bir yana, koalisyonlara dayalı denklemi süreklileştirdi ve AKP’nin manevra yeteneğini çok azalttı. Siyasi denklemden ötürü azalan manevra yeteneklerini yeniden artırmak için dış etkenlerden ve tabii bununla bağlantılı provokasyonlardan daha fazla medet umar hale geliyorlar.

104 emekli amiralin Montrö Sözleşmesi ve laiklik uyarıları yapan bildirisine verilen ayarsız tepki ve adli süreç devam ettiği için tarafsız kalması gereken yargı dahil devlet kurumlarının dahil edildikleri yaygara, iktidarın bu çıkış arayışının ürünü. Her biri yıllar önce emekli olmuş, elleri silah tutmayan bir grup emekli askerin uzman oldukları bir alanda görüş beyan etmeleri dünyanın her yerinde olağan karşılanır. Darbe yapma gücüne sahip olmadıkları açık olan kimselerin içinde hiçbir şiddet çağrısı ya da tehdit unsuru bulunmayan bildirilerinin “darbe tehdidi” sayılarak soruşturma açılması ve iktidar tarafından koro halinde hedef alınmaları hiçbir haklılık taşımıyor. Ancak gitgide tükenen iktidarın bir yandan kendi tabanını bir hayali düşman üzerinden konsolide edip diğer yandan nikah tazelemek istediği ABD’ye göz kırparak kendi ömrünü uzatma çabası olarak anlam kazanıyor. Henüz kötü gidişi durduracak genel bir strateji oluşturamadılar, ancak çıkış arayışları içinde ABD emperyalizmiyle pürüzleri giderme çabalarının önemli bir yer tutacağının işaretini vermiş oldular.

İktidarın gerçek dışı “darbe tehdidi” provokasyonuna alet olmanın ihanetle eşdeğer olduğu açık. “Bunlar suni gündem, asıl mesele geçim sıkıntısı” aymazlığı ise gaflete denk düşüyor. Çünkü iktidar, darbe umacısı üzerinden iktidarı eleştirmenin kendisini suç haline getirmeye çalışıyor. Buna ek olarak, Türkiye’nin kendi toprakları ve suları üzerinde egemenlik hakkının ve Karadeniz’de barışın güvencesi olan Montrö Sözleşmesi’ni ABD emperyalizmiyle pazarlık konusu haline getirmeleri ve son dönemde yapılan düzenlemelerle TSK’da tarikat kadrolaşmasının önündeki resmi engelleri kaldırmaları gündemden düşsün, bu iki büyük suçları tartışılmasın istiyorlar.

Bu noktada solun da kendi stratejisini doğru kurması, düzen siyasetinin parçalı ve tutarsız karakterine kendini kaptırmaması gerekiyor. Sadeleştirmek gerekirse, son birkaç günde yaşanan gelişmeler AKP’nin tüm çıkış arayışlarının emperyalizmle pürüzleri giderme, gericileşme ve piyasacılık eksenlerinde olacağını gösteriyor. Bu nedenle Türkiye’nin bağımsızlığına, laikliğe ve emeğin kazanımlarına yönelik saldırılar ciddiye alınmalı, bu alanlardaki gerçek saldırılara yanıt üretilmeli. Ve gündelik siyasetin dağıtıcılığı içinde sola ait siyasal perspektif korunmalı, Türkiye’nin geleceğini temsil eden bir siyasal odak olarak öne çıkılmalı.

Dolayısıyla sol, kendini AKP’nin yarattığı yıkımın tüm düzlemlerinde muhatap haline getirmeli. Son günlerin gündemi üzerinden gitmek gerekirse, Montrö Sözleşmesi ve TSK’da tarikat kadrolaşması gibi başlıkları da suni ya da solu ilgilendirmeyen değil, solun kendi sözünü söylemesi gereken gerçek gündemler olarak görmeli. Türkiye’nin egemenlik hakkının ve yakın coğrafyasında barışın teminatı olan bir uluslararası anlaşmanın korunması da ordu dahil tüm devlet kurumlarındaki karşı devrimci odakların tasfiyesi de elbette solun gündemidir, solun kavga başlığıdır.

Dövizle destek olmak için Patreon üzerinden bağış yapabilirsiniz.
Türk Lirasıyla destek olmak için Kreosus üzerinden bağış yapabilirsiniz.
Devrim dergisini dijital ya da basılı olarak edinmek, abone olmak için Shopier’daki mağazamıza göz atabilirsiniz.