Aralarındaki ilişki açık olsa da solun dinci gericilikle mücadele etmesi için tek sebep emperyalizm değil: İslamcılığın toplumsal projesi, kendi başına kurtulmamız gereken baskıcı bir düzene işaret ediyor.

Emperyalizmin dinci gericilikle flörtü yabancısı olduğumuz bir konu değil. Çok bilinen örnekleri var: Suudi Arabistan ile ABD’nin yakın iş birliği, ABD’nin Afganistan’da Sovyetlere karşı Taliban’ı desteklemesi, Suriye savaşında İŞİD dışındaki birçok İslamcı grubun Batı’dan aldığı finansal destek gibi. Kendi ülkemizden de yine çok bilinen bir örneğe değinebiliriz: Solcu öğrenciler 6. Filo’yu protesto ederken sağcı öğrencilerin 6. Filo’yu kıble ederek namaz kılması. Özetle, tarih emperyalizm ile İslamcı gericilik arasındaki iş birliği konusunda sınırsız örneklerle dolu.

Buna rağmen bu ilişkinin içeriği konusunda solda tam bir netlik olduğundan emin değiliz. Dolayısıyla laikliği merkeze aldığımız bu sayımızda bu ilişkiyi de mercek altına almak önemli. Hem AKP gericiliğine karşı Batı’dan medet umanlara, hem de anti-emperyalizm adına AKP politikalarına yedeklenenlere karşı bu müşterek ilişkinin vurgulanması gerekiyor.

Bizce emperyalizm-dinci gericilik ilişkisine dair vurgulanması gereken dört nokta var. Biri yukarıda da örneklerini sıraladığımız tarihsel boyutu. Diğeri ideolojik: Emperyalizm, egemenliği altına aldığı coğrafyalarda köktenci ve özcü ideolojilere ihtiyaç duyar. Bu noktayı açacağız. Öncelikle bununla bağlantılı siyasi bir noktaya değinelim: Bu ihtiyaca rağmen sağ bir proje olarak emperyalizm ile bizim coğrafyamızın sağcı hareketi olan İslamcılık arasındaki bu ideolojik ve pragmatik ilişki her zaman çatışmalara ve savaşlara yatkın. Son olarak, solun ikisiyle ilişkisine de ışık tutan toplumsal kurtuluş perspektifine dair bir nokta: Emperyalizm ve dinci gericilik arasındaki ilişki verili bir tarihsel dönemde ve coğrafyada ne durumda olursa olsun solun ideolojik ve siyasi olarak ikisiyle de kan uyuşmazlığı vardır. Daha açık ifade etmek gerekirse, aralarındaki ilişki açık olsa da solun dinci gericilikle mücadele etmesi için tek sebep emperyalizm değil: İslamcılığın toplumsal projesi, kendi başına kurtulmamız gereken baskıcı bir düzene işaret ediyor.

Dünden Bugüne İş Birliği

İlk noktadan devam edelim. Sözü edilen ilişkinin elbette sebepleri var. Tarihsel olarak en önemli sebeplerden biri elbette ki komünizme karşı ortak çıkarlar. ABD’nin Soğuk Savaş dönemi Orta Doğu politikasındaki en önemli etkenlerden biri Sovyetlerin de desteği ile büyüyen üçüncü dünyacı, bağımsızlıkçı ve ilerici hareketleri durdurmak. Bunun için bulunan en ideal iş birlikçi İslamcılar oluyor. Örneğin, ABD’nin Suudi Arabistan ile iş birliğinin yakın tarihteki temel çekici güçlerinden biri, bir dönem ABD-İsrail ittifakı karşısında güçlü bir set oluşturan Nasır liderliğindeki Mısır’a karşı dengeleyici bir bölgesel güç yaratmak.1Deepa Kumar. 2012. Islamophobia and the Politics of Empire. Londra: Haymarket, s. 63. Afganistan’da Sovyetlere karşı El Kaide’ye verilen destek, komünizm düşmanlığının diğer bir örneği. Ki bu örnekler çoğaltılabilir.

Ortak İdeolojik Zemin

Yine de neden İslamcıların komünizme karşı emperyalizmi emperyalizmin ise sola karşı İslamcılığı seçtiği sorulabilir. Öyle ya, emperyalizm de İslam’a yabancı, aynı şekilde Batı sağı da İslam’ı kendi medeniyetine ters görüyor.

Bizce yine de tercihin sebebi açık olmalı. Cevabı verirken ikinci noktaya değinelim: Sömürgecilikle başlayan ve kapitalizmin Avrupa ve Kuzey Amerika dışındaki topraklarda yayılmasını beraberinde getiren süreçte, sömürgeciler açısından önemli bir sorun ortaya çıkıyor: Kapitalizm ile birlikte topraksızlaşan köylüler ve yavaş yavaş gelişen modern işçi sınıfı, sömürgecilerin çıkarlarını tehlikeye sokacak birtakım ayaklanmalara öncülük ediyor.2Vivek Chibber’in bu süreci daha ayrıntılı anlattığı şu videoya göz atabilirsiniz: https://www.youtube.com/watch?v=1n0STknbrIk Kısaca, sömürgeciliğe ilk döneminde eşlik eden “beyaz adamın dünyayı uygarlaştırma görevi” şeklinde özetlenebilecek modernleştirici ideolojisinin erken sayılabilecek bir dönemde, 19. yy’ın ortalarında Hindistan’da patlak veren köylü ayaklanmaları ile birlikte yerini Oryantalizme, yani Batı ve Doğu’nun ontolojik olarak birbirinden ayrı iki dünyayı temsil ettiği ve Batı’da kabul gören demokrasi, özgürlük, haklar gibi kavramların illa Doğu’da da kabul görmesine gerek olmadığı düşüncesine bıraktığına işaret ediyor.

20. yüzyılın başlarında Doğu toplumlarında, en başta Rusya’da patlak veren sosyalist devrimler ise emperyalizmin Batı’daki aydınlanmacı hareketlerden ilham alan sol hareketlerden daha da korkmasına sebep oluyor. Aydınlanmacı fikirler, en fazla da sosyalist veya sosyalizan hareketler, bir yandan bağımsızlıkçı siyasetleri ile emperyalizmin kaynaklarını gasp etmesine karşı çıkarken diğer yandan da yurttaşlık, hak ve toplumsal devrim bilinçleri ile emperyalizmin siyasi hegemonyasını tehdit eder hale geliyorlar. İlişkinin diğer yanı ise şu: Aydınlanmacı bilinç aynı zamanda dinciliğin özcü, toplumun sınıfsal ayrımların ötesinde bir tebaa olduğu varsayımlarını tehdit ederek dinin siyasi ve toplumsal önemini zayıflatıyor. Öyleyse, ortada hiç de şaşırtıcı olmayan ideolojik bir ortaklaşma var. Yurttaş değil tebaa, özgürlük değil tabiiyet, değişim değil var olana sıkı sıkıya sarılma hem emperyalizmin hem de dinci gericiliğin işine geliyor.

Mesele Doğu toplumları, eski sömürgeler, Güney ülkeleri vs. (adına ne dersek diyelim) olunca ortak ideolojik yaklaşım açık. Ortak düşman olarak komünizmin varlığı da bu ortaklığı pekiştiriyor. Peki, ortak düşman ortadan kalktığında? Elbette emperyalizmde de İslamcılıkta da düşman bitmez.

İhtilaflı Ortaklık

Emperyalist ülkeler, özellikle ABD, hala bölgede seküler rejimlere karşı İslamcılığı destekliyor, bu bilinen bir gerçek. Son örnek Suriye. Ancak bu iş birliği, doğası gereği sorunlara gebe ve bu sorunların ortaya çıkışına yine Suriye savaşı ile birlikte şahit olduk. Emperyalizm İslamcılığı zincirlerinden kurtardı kurtarmasına ama o zincirleri kendi elinde tutmayı da başaramadı. Sonuç olarak ortaya İŞİD ve hem Orta Doğu’da hem de Avrupa ülkelerinde insanlığa karşı işlediği suçlar ve katliamlar çıktı. ABD’nin kontrolden çıkan İslamcılara karşı bölgede başka iş birliği arayışlarında olduğunu biliyoruz.3Geçtiğimiz sayıda Mithat Çelik, bu bağlamda Kürt hareketi ve emperyalizm ilişkisine değinmişti. Bkz. Mithat Çelik, “Kürt Faktöründe Emperyalizm Gölgesi,” Devrim, Sayı: 8, Ağustos 2020, Kaynak: https://dsosyal.com/devrim/sayi-8/kurt-faktorunde-emperyalizm-golgesi/

Bu da sözünü etmek istediğimiz üçüncü nokta oluyor: İkisi de kendi bölgesinin, kültürünün özünde üstünlüğüne inanan ideolojiler ve sistemler olarak İslamcılık ve emperyalizm, sonuç olarak birbirini yemeye de yazgılı. Arada ilkesel bir iş birliği yok. Dolayısıyla fırsat bulduklarında ikisi de birbirine zarar vermekten geri durmuyor.

İslamcılar, bir yandan kültürüne ve komünizme karşı amansız mücadelesine hayranlık duysalar da kendi egemenlik alanlarını kısıtladığında ABD’den kurtulmanın yollarını arıyor. Aynı şey emperyalizm için de geçerli. Daha da kötüsü, bu üstünlük özlemi ve güç arayışı dünyanın geleceğini tehlikeye sokan, karanlık savaşların ortaya çıkmasına da sebep oluyor. Tam da bu yüzden ortada öyle bırakalım birbirlerini yesinler gibi bir durum yok.

İslamcılar Ne İstiyor?

Buradan ise son noktamıza geliyoruz. Emperyalizm ve dinci gericilik arasında yukarıda sözünü ettiğimiz tarihsel iş birliği ve ideolojik ortaklık var, evet. Bununla birlikte bir mücadele ve çekişme de. Bu çekişmeden dolayı solun daha tehlikeli gördüğü tarafa karşı diğer taraf ile ortak hareket etmesi mümkün mü? Talihsiz örnekleri var. Ancak, dergimizin devamlı takipçileri bizim bu kervana katılmayacağımızın farkında olmalı. Yine de bitirirken neden katılamayacağımızı açıklamaya çalışalım. Emperyalizme yaklaşımımızı geçtiğimiz sayımızda açıklamıştık. O yüzden ben burada neden emperyalizme karşı İslamcılarla iş birliği yapılamayacağına dair iki noktaya değinmek istiyorum.

Öncelikle, İslamcılığın emperyalizm karşıtlığı – varsa – tamamen kültürel bir çatışma üzerine kurulu. Kendisi de oryantalist olan bu yaklaşıma göre, emperyalizme karşı çıkışın sebebi Batı merkezli düşünce ve yönetimlerin kültürümüze yabancı olması. Yani mesele Batı’nın ahlaksızlığını almamak ki, bu yaklaşıma göre sosyalizm bu ahlaksızlığın bir parçası. Diğer yanı ile, kendi İslamcılarımızdan bildiğimiz gibi emperyalizme sözde karşı çıkarken kendi küçük emperyal hevesleri peşinde koşmak da tamamen kabul edilebilir. Yani Batı’nın kötü emperyalistine karşı kendi emperyal heveslerimizi gerçekleştirmek mesele.

İkinci nokta ise şu: İslamcıların toplumsal vizyonu ile solun vizyonunun bir araya gelmesi mümkün değil. Kadın ve cinsel azınlık hakları, işçi hakları ve ortak mülkiyet, özgür düşünce vb. gibi konular başta olmak üzere İslamcıların özlemini çektiği toplumsal düzen ile bizim mücadelesini ettiğimiz düzen arasında kan uyuşmazlığı var. Zaten emperyalizme karşı çıkışını kültürel bir noktaya oturtan İslamcılar açısından emperyalistler ile sosyalistler arasında herhangi bir fark da yok.

Söylemeye gerek var mı bilmiyorum: Sözünü ettiğimiz uyuşmazlığın İslamcıların kast ettiği gibi Müslüman kitlelerin kültürü ve istekleri ile bir uyuşmazlık olmadığı çok açık. Bu ülkede sözünü ettiğimiz ilkeler için ayaklanan milyonlar var. Gezi direnişi, TEKEL, HES direnişleri, son olarak da İstanbul Sözleşmesi için sokağa çıkan yüz binlerce insan bu ilkelerin ne kadar derinlerde olduğunu gösteriyor.

Tersine, siyasi ve toplumsal bir proje olarak İslamcılık, bu ülkenin özgürlük ve eşitlik taleplerine uyum sağlayamıyor.

Notlar:

[1] Deepa Kumar. 2012. Islamophobia and the Politics of Empire. Londra: Haymarket, s. 63.

[2] Vivek Chibber’in bu süreci daha ayrıntılı anlattığı şu videoya göz atabilirsiniz: https://www.youtube.com/watch?v=1n0STknbrIk Kısaca, sömürgeciliğe ilk döneminde eşlik eden “beyaz adamın dünyayı uygarlaştırma görevi” şeklinde özetlenebilecek modernleştirici ideolojisinin erken sayılabilecek bir dönemde, 19. yy’ın ortalarında Hindistan’da patlak veren köylü ayaklanmaları ile birlikte yerini Oryantalizme, yani Batı ve Doğu’nun ontolojik olarak birbirinden ayrı iki dünyayı temsil ettiği ve Batı’da kabul gören demokrasi, özgürlük, haklar gibi kavramların illa Doğu’da da kabul görmesine gerek olmadığı düşüncesine bıraktığına işaret ediyor.

[3] Geçtiğimiz sayıda Mithat Çelik, bu bağlamda Kürt hareketi ve emperyalizm ilişkisine değinmişti. Bkz. Mithat Çelik, “Kürt Faktöründe Emperyalizm Gölgesi,” Devrim, Sayı: 8, Ağustos 2020, Kaynak: https://dsosyal.com/devrim/sayi-8/kurt-faktorunde-emperyalizm-golgesi/

Dövizle destek olmak için Patreon üzerinden bağış yapabilirsiniz.
Türk Lirasıyla destek olmak için Kreosus üzerinden bağış yapabilirsiniz.
Devrim dergisini dijital ya da basılı olarak edinmek, abone olmak için Shopier’daki mağazamıza göz atabilirsiniz.
Zozan Baran
Yazar