Dinci gericiliğin insanlık onurumuza, hayatlarımıza saldırdığını söylemek abartılı bir tespit olmaz.

Bir cumhuriyet kazanımı olan laikliğin AKP yönetimindeki Türkiye’de fiilen yok edildiği ne yazık ki hayatımızın her alanında hissettiğimiz bir gerçeklik. AKP, 18 senelik tarihi boyunca laiklik için her zaman bir tehdit teşkil etmişse de 2017 referandumuyla anayasal dayanağa kavuşturduğu rejim değişikliği ile dini egemen güç haline getirdi. Türkiye, cemaatler ve tarikatların hükmündeki bürokratik kadrolarla yönetilen bir ülke oldu. Kadınların üzerindeki dinsel baskı, her türlü cinsiyet ve cinsel yönelime yönelik işlenen nefret suçları, eğitim sisteminin bilimsellikten uzak arkaik niteliği ve ülkenin emekçilerinin dinci gericiliğe esir edilmesi, laiklik her koşulda sağlanana kadar devrimcilerin bu alana dair eşitlik ve özgürlük mücadelesinin güncel kalacağını gösteriyor.

Laiklik, Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan beri toplumun her kesiminin her boyutuyla tartıştığı bir kavram olagelmiştir. Egemenliğin kaynağını gökten yeryüzüne indiren Cumhuriyet, tarihsel olarak ilericidir. Osmanlıdaki ümmet anlayışının yerine eşit yurttaşlığı koyar, böylelikle yurttaşlar dini kimlikleri ile elde edecekleri imtiyazlardan veya ayrımcılıktan arındırılırlar. Buna karşılık Cumhuriyet yanlılarına karşı saltanat ve hilafet taraftarları, “Din elden gidiyor” demagojisinin karakterize ettiği politik iddialarıyla ülkenin gerici damarını oluşturmuşlardır. Bugünün Türkiye’sindeki en güçlü ve aleni temsilcisi şüphesiz AKP iktidarıdır.

AKP, dinci ideolojiyi siyasetin merkezine yerleştirerek devleti ve toplumu İslamcı bir programla dönüştürmüştür. Dinciliğin ötekileştirdiği insanların eşit yurttaşlık hakları ağır şekilde ihlal edilmekle birlikte bu İslamcı güruh, kendileri gibi olmayan ve yaşamayanları toplumda dezavantajlı konuma itmiştir. Böylelikle, din elden gidiyor sözleriyle ifade edilen dini özgürce yaşayamama mağduriyeti bahane edilerek toplumun üzerinde bir baskı mekanizması oluşturulmuştur. Bu, İslamcılara ve davalarına da çok yakışan bir arsızlıktır. Buna karşın, anayasada değiştirilmesi teklif dahi edilemeyen laiklik ilkesi, fiili olarak bunu önleyemeyecek kadar işlevsiz kılınmıştır, bir buhranın içindedir. Laikliği tekrar kazanmak, devrimciler için zorunlu bir mücadeledir.

Dinciler Nefret Saçıyor

Bu baskıların günlük hayatta her an karşımıza çıkabilen hali, İslamcılığın hayat tarzına müdahaleleri olarak kabul edilebilir. Toplumsal hayatın Diyanet’in fetvalarıyla belirlendiği bir gerçek fakat alışmayı reddetmekle beraber en temel hak ve özgürlüklerimizin kısıtlandığı alanlara da bu yazıda değinmenin gerekli olduğunu düşünüyorum. Bu durumu özellikle kadınların daha çok hissettiklerini söylemek de yanlış olmaz. Mini etek giyen, içki içen, kahkaha atan bir kadının cinsel saldırıyı hak ettiği düşüncesini meşrulaştıran bir devlet, özgürlüklerini elinden aldığı kadınların biat etmedikleri takdirde can güvenliklerinden sorumlu görmez kendisini. Kadınların kılık kıyafetine, meslek tercihlerine, bedenlerine karışan ve geleneksel cinsiyet rollerine uymalarını öğütleyen, çocuk evliliklerini normalleştiren, kadına şiddeti ve kadın cinayetlerini cezasızlıkla ödüllendiren bir iktidar anlayışıyla yönetiliyoruz. Bu eşitsizlik ve toplumsal baskılar, iktidar eliyle güçlendiriliyor ve kadınlara yaşam hakkı tanınmıyor. Dinci gericiliğin insanlık onurumuza, hayatlarımıza saldırdığını söylemek de bu sebeplerle abartılı bir tespit olmaz.

Bunlarla birlikte Diyanet ile Ankara Barosu ile yaşanan gerilimde LGBT+ bireylere yönelik nefret söylemlerine gösterilen tepkinin, dini değerleri aşağılama olarak değerlendirildiğini de tecrübe etmiş olduk. Adalet Bakanı Diyanet’in nefret söylemini “Anayasa’nın 24. maddesinde ifadesini bulan dini inanç, vicdan ve kanaat hürriyetinin herkes gibi bir din adamı tarafından da kullanılmasında hiçbir sakınca bulunmamaktadır” sözleriyle savunurken onun peşinden gelen TBMM Başkanı’nın yaptığı açıklamalar şu şekilde:

“Ankara Barosu’nun bu açıklamalara yönelik yakıştırmaları bizi bir arada tutan değerlerle de demokratik ilkelerle de ne yazık ki uyuşmamaktadır. İnanç ve düşünce hürriyetinin anlamını herkesten iyi bilmesi gereken bir meslek örgütünün farklı bir düşünceye karşı yaptığı bu talihsiz açıklama zihinlerinde bulunan faşist refleksi de bir kez daha ifşa etmiştir. Böylesi tek tipçi, ötekileştirici, tahakkümcü yaklaşımlar, herhangi bir hukuki dayanaktan yoksundur.”1https://tr.sputniknews.com/turkiye/202004271041916783-ankarabarosuyoneticilerihakkindadinidegerleriasagilamasucundansorusturma/

İktidar cenahından yapılan bu açıklamalar dizisinden anlaşılacağı üzere, toplumun bir kesimi için lanetlenmiş gibi sözler sarf ederek hedef göstermek ifade özgürlüğü, buna karşı gösterilen tepki ise faşizm. Nefret suçu işleyememe mağduriyetinden demokrasi, ifade özgürlüğü gibi kavramlara sarılarak dini değerleri aşağılama suçu üretmeleri laiklik ilkesinin hiçe sayıldığını, yargıya belirli bir dini koruma görevi verildiğini gösteriyor. Bir kere daha görüyoruz ki kanun önünde her yurttaş eşit değil.

Laiklik Emekçilere Lazım

Hayat tarzına müdahalenin toplumun geniş kesimlerini alışkanlarını değiştirmeye zorladığını da biliyoruz. Örneğin içki fiyatlarındaki anormal artışın yalnızca ekonomik krizle alakalı olmadığı, alkol kullanımını marjinalleştirmeye çalışan hükümetin politik tutumuyla alakalı olduğu gayet belirgin. Ancak bu müdahalelerin önemli bir kısmının sınıf ayrıcalığı ile hissedilmediği durumlara değinilmesi gerekir. Örneğin değişen alkol fiyatları, orta ve üst sınıfların alkol tüketimini görece daha az etkiler ya da hiç etkilemez. Başka bir alternatif olarak da muhafazakâr hükümetle ve dayattığı yaşam tarzıyla uzlaşmaya gidilir. Gericiliğe taviz vermekten gocunmayan bu biat kültürü, laikliğe en çok emekçilerin ihtiyaç duyduğuna işaret eden pek çok noktadan biri. Dolayısıyla laikliğin ve tüm Cumhuriyet kazanımlarının en kararlı savunucularının sosyalistler olmasına kimse şaşırmamalı.

Laikliğin sınıfsal bir konu olduğu gerçeğinin pek çok örnekle altını çizebiliriz. Dinsellik, başlı başına sermaye sınıfı için bir kullanışlı bir silahtır. Örneğin sermaye, işçi sınıfını dini kimlikler üzerinden bölerek sınıf dayanışmasının oluşmasını engeller. Bugün, egemenler attıkları her adımda, uyguladıkları her politikada var olan eşitsizliklerin daha fazla derinleşmesine neden olmaktadırlar. Kendi sömürü düzenlerini koruyabilmek ve kendi ayrıcalıklı konumlarına halkın geniş̧ kesimlerini ikna edebilmek için piyasacı politikaların yanında muhafazakâr politikalara daha fazla ihtiyaç duymaktalar.2“Bilimsel ve Laik Eğitimi Neden Savunuyoruz?”, Eğitim-Sen Yayınları, Mayıs 2013. Emekçi kitlelerin dinci gericiliğe mahkûm edilmeleri, sınıf bilincinden uzaklaştırılıp kaderciliğe itilmeleri bunun bir parçası. Tayyip Erdoğan’ın maden kazalarıyla ilgili fıtrat söylemi, dinin iş cinayetlerini de meşrulaştırmak için kullanılabildiğinin göstergelerinden biri. Emek sömürüsü, inanç sömürüsüyle pekiştiriliyor.

Bunun haricinde yukarıda bahsettiğim gibi sınıf ayrıcalıklarına sahip olmayan işçi sınıfının, hayat tarzına yönelik gerici saldırının etkilerini çok daha şiddetli hissedeceği açıktır. Örneğin, ekonomik koşullar nedeniyle özel okulun seçenekler dahilinde olmadığı bir durumda AKP’nin eğitim sistemi, öğrencilere imam hatip liselerini tek tercih olarak bırakıyor. Emekçiler yalnızca imam hatiplere değil; cemaatlerin, tarikatların ve diğer dini örgütlerin eğitim kurumlarına da mecbur bırakılıyorlar. Bu yolla iktidar, işçi çocuklarından dindar nesil yaratma mühendisliğini hayata geçirebiliyor. Laiklik mücadelesiyle bunun önüne geçilmesinin, işçi sınıfındaki dinselliğin etkisinin kırılmasının önemi tartışılmaz.

Tayyip Erdoğan’ın “İslam bize göre değil, biz İslam’a göre hareket edeceğiz.” sözünün devlet yönetiminde referans alındığı, kamu yönetiminin ve yasaların buna göre şekillendirildiği, şeri hükümlerin hayatımıza sızdırıldığı, köktendinciliğin topluma dayatıldığı bugünün Türkiye’sine alışmayı reddediyoruz. Bu durum, Türkiye’de bununla mücadele etmesi gereken aydınlara, devrimcilere ve emekçilere ihtiyaç olduğunu hatırlatıyor. Dinci gerici saldırının gün geçtikçe şiddetlendiği bir dönemde laikliğin toplumsal alandaki mevzilerinin korunması hayati derecede önemli. Hayatımıza kast eden bu anlayış karşısında laiklik mücadelesi de güncelliğini koruyor.

Notlar:

[1] https://tr.sputniknews.com/turkiye/202004271041916783-ankarabarosuyoneticilerihakkindadinidegerleriasagilamasucundansorusturma/

[2] “Bilimsel ve Laik Eğitimi Neden Savunuyoruz?”, Eğitim-Sen Yayınları, Mayıs 2013.

Dövizle destek olmak için Patreon üzerinden bağış yapabilirsiniz.
Türk Lirasıyla destek olmak için Kreosus üzerinden bağış yapabilirsiniz.
Devrim dergisini dijital ya da basılı olarak edinmek, abone olmak için Shopier’daki mağazamıza göz atabilirsiniz.
Leyla Aydın
Yazar