Türk burjuva devriminin belli ilkelere dayanan ve geçerli sebepleri olan dış politika anlayışı, Türkiye’yi II. Dünya Savaşı’ndan titizlikle uzak tuttu. I. Dünya Savaşı’nın sonucu olan felaketlerin tekrar yaşanmaması bir şans değil, kurucu kadroların buna yönelik çalışmasının bir sonucuydu.

Koronavirüs tek gündemimiz olmadan önce Suriye’deki savaşı daha yakından takip ediyorduk. Ancak savaş da AKP’nin bölgeye müdahalesi de salgına rağmen devam ediyor. Bu ısrarcı ve ayarsız dış politika, Cumhuriyet kazanımlarının ve pratiklerinin devlet katında kaybedildiğinin başka bir göstergesi. AKP’nin diplomasi anlayışı bölgedeki insanların hayatlarını mahvederken bu yazıda Cumhuriyet döneminin haysiyetli diye anılan dış politikasını inceleyeceğiz.

Uzun seneler sürdürülen Türk dış politikasının temel prensiplerini belirleyenler Cumhuriyet’in kurucu kadrolarıydı. Bu paradigmada kurulu düzeni korumak, yeni kurulan Cumhuriyet’in başat hedefi oldu. İki dünya savaşı arasında, modern tarihin en kendine has zaman diliminde, ayakta kalma mücadelesi veriliyordu.

Bugün baktığımızda, özellikle I. Dünya Savaşı’nın korkunç sonuçları düşünüldüğünde olası ikinci bir felaketi önleyebilme kabiliyetine sahip bu dış politika geleneği, bazı aralıklarla uzun seneler devam etse de son 10 senede tamamen kaybedildi diyebiliriz. İnsan hayatının hiçe sayıldığı bir tabloyla karşı karşıya kaldığımız bu dönemde, erken Cumhuriyet’in “Yurtta sulh, cihanda sulh” sloganıyla özetlenebilecek dış siyaseti, bu coğrafyadaki sosyalistler için önemli bir miras teşkil ediyor. Bu sebeple Kurtuluş Savaşı’yla başlayan ve İkinci Dünya Savaşı öncesine kadar yürütülen dış politikayı ayrıntılı bir değerlendirmeye tabi tutacağız.

Osmanlı Mirası: Yıkım ve İşgal

Birinci Dünya Savaşı’na giren İttihatçıların Pan-Türkist hayalleri ve özellikle Balkanlarda kaybedilen toprakları geri kazanma hedefleri vardı. Ayrıca müttefikleri Almanların savaşı kazanacağına kesin gözüyle bakıyorlardı. Bu motivasyonlarla girilen savaş, Osmanlı coğrafyasındaki halkların büyük bir yıkımla karşılaşmasıyla sonuçlandı. Ülkenin önemli bölgeleri İngiltere ve Fransa gibi sömürgeci güçler tarafından işgal edildi, ekonomik bağımsızlık tamamen yitirildi ve halkın can ve mal güvenliği kalmadı. Savaşı kaybeden ülkelerin tamamına benzer koşullar dayatıldı.

Savaşı sonlandıran Versay, Nöyyi, Sevr gibi anlaşmalar yeni bir dünya düzeni kurmayı hedeflemekle birlikte barışı uzun vadede sağlayamayan ağır ve absürt koşullar içeriyorlardı. Bu şekilde, devletler ilk savaş öncesinde olduğu gibi statükocular ve revizyonistler olarak tekrar bloklaştılar. İngiltere ve Fransa gibi statükocu ülkeler mevcut düzenin korunmasını hedeflerken Almanya ve İtalya gibi revizyonist ülkeler bu düzeni tanımadılar. Türkiye de bağımsızlık mücadelesi verirken revizyonist bir tutum sergilese de Lozan’la birlikte Misak-ı Milli hedeflerine büyük ölçüde ulaşarak statükocu kampa geçti.1Baskın Oran, Türk Dış Politikası I. Cilt, İletişim Yayınları, İstanbul 2009, s. 481923 tarihli Lozan Barış Antlaşması, Türkiye’de ulus-devlet inşası, tam bağımsızlığın temini ve Batıcı reformların yapılması için uygun zemini sağlayacak barış döneminin miladı oldu.

Lozan’dan Sonra: Denge, Barış ve Batılılaşma

Cumhuriyet’in kurulduğu dönemdeki dinamikleri incelemek, Cumhuriyet’i kuran ağırlıkla aydın ve bürokrat kökenli kadroların belirlediği dış politika ilkelerinin hangi saiklerle uygulandığı hakkında bize fikir verecektir. Çünkü seçilen barışçıl ve gerçekçi tutum tesadüf değildir ve olayların tarihsel ilerleyişine bakıldığında bu seçimin ne kadar doğru olduğu da görülecektir.

Öncelikle yaklaşık 10 senedir devam etmekte olan savaş ve onun yıkıcı etkisi Anadolu halkının en çarpıcı gerçekliğidir. Yoksullukla birlikte bu tablo, genç Cumhuriyet’in herhangi bir savaştan gerektiğinde ciddi tavizler vererek kaçınmasındaki en büyük faktör oldu. Bunun yanında, ciddi fedakârlıklarla yürütülen bağımsızlık mücadelesinin kazanımlarını maceracı ve fevri hareketlerle kaybetmemek, İttihatçıların düştüğü hataya düşmemek de önemli bir motivasyondu. Ayrıca, Mustafa Kemal’in hedeflediği “muasır medeniyet seviyesinin üzerine çıkma” ve Fransız tipi modern ulus-devlet inşa etme projeleri de politik istikrarsızlıkların önüne geçilmesini gerektiriyordu. Böylelikle, kısmen zorunluluktan doğan sebeplerle, Lozan’da belirlenen sınırlar bazı istisnalar haricinde ihlal edilmedi ve yayılmacı (irredantist) politikadan uzak duruldu.

Türkiye’nin bu dönemki dış politikasını anlatmak için “göreli özerklik” ve “denge politikası” tanımları kullanılagelmiştir. Gerçekten de genç Cumhuriyet, dünyadaki kamplaşmayı iyi takip etti ve II. Dünya Savaşı çıkıp artan gerilim silahlı çatışmalara dönünce tarafsız kalmayı başardı. Bu denge politikasını kurarken Batı’ya, özellikle İngiltere ve Fransa’ya yaklaşmak öncelikli hedef oldu. Çünkü Cumhuriyet kurulurken özellikle bu iki ülke model alınmıştı.

Ekonomik alanda kapitalizm tercih edildi, sosyo-kültürel alanda da toplumun Doğulu ve dinci-gerici görünümünden Batılı bir topluma dönüşümü için peş peşe pek çok reform yapıldı. Bu Batılılaşma sürecinde, Osmanlının Tanzimat’la başlayan kapitalistleşme tecrübesinden farklı olarak Batı’ya görece daha az bağımlı bir ekonomi hedeflendi. Kurtuluş Savaşı’nın bağımsızlık şiarına da paralel olarak Batılı ülkelerle kurulan bağımlılık ilişkisi azaltılmaya çalışıldı. Bu stratejiye “bağımsızlık içinde Batılılaşmak” gibi tabirler de uygun görüldü.2Baskın Oran, a.g.e., s. 252. 2000’li yılları Türkiye’yi dincileştirerek bağımlılaştıran AKP’yi destekleyerek geçiren Oran’ın burada Cumhuriyet’in hakkını teslim etmesi dikkate değer.

Bu çabanın zaman zaman Sovyetlerin, bazen de Almanya-İtalya revizyonist bloğunun denge unsuru olarak kullanılmasıyla desteklendiğini söylemek mümkün. Bu metotla uygulanan dış politika, Türkiye’nin Batılı ve kapitalist bir ülke haline gelirken ekonomisiyle tamamen Batı’ya eklemlenmiş bir ülke olmasının önüne geçti.

Batı’yla İki Pürüz: Musul ve İskenderun

Statükocu Batı bloğuyla olan ilişkilerde ilk pürüz Musul sorunuyla ortaya çıktı. Mondros Ateşkes Antlaşması’ndan hemen sonra İngiltere tarafından işgal edilen Musul, Misak-ı Milli sınırlarının içerisindeydi. Bu sorun, Lozan’da çözülemedi ve İngiltere’yle Türkiye arasındaki müzakerelere bırakıldı. Özellikle bölgedeki petrolün varlığı anlaşmayı engelleyen en önemli faktördü.

En nihayetinde konu Milletler Cemiyeti’ne götürüldü ve Türkiye’nin aleyhinde sonuçlandı. Ülke içinde Şeyh Sait isyanıyla askerî ve ekonomik sıkıntıya düşülmesi ve ikinci bir savaşın göze alınamaması, Türkiye’yi Musul ısrarından vazgeçirdi.

Musul’a ek olarak Misak-ı Milli hedeflerine dahil olan bir başka yer de Lozan’da Fransız mandasındaki Suriye’ye bırakılan Hatay veya o zamanki adıyla İskenderun sancağıydı. Hatay’ın 1939’daki ilhakı irredantizmin tek örneği olsa da Milletler Cemiyeti’yle yapılan anlaşmalara uygun olarak ve silahlı çatışma yaşanmadan yapıldı.3Baskın Oran, a.g.e., s. 48

Musul sorununun Lozan’dan hemen sonra tavizler verilerek bitirilmesi ve Hatay konusunun ilerici reformlar tamamlanmadan açılmaması dönemin politik ajandasında Batılılaşmanın öncelikli olduğunun bir başka göstergesi. Böylelikle Türk burjuva devrimi, ilerici misyonunu tamamlamak adına ihtiyaç duyduğu sükuneti ve uygun koşulları sağlamış oldu.

Dengenin Koşulları

Bu uygun koşullar, yalnızca Cumhuriyet’in kurucu kadrolarının iradesiyle sağlanmadı. Avrupa’da yükselen gerilim ve 1929 ekonomik krizi Türkiye’ye rahat bir alan tanıdı.

1930’lardan itibaren İngiltere ve Fransa, revizyonist ülkelerin tehdidini üzerlerinde hissetmeye başladılar. Özellikle İngiltere olası bir savaşın önüne geçmek için Almanya’ya resmî olarak yatıştırma (appeasement) politikası uyguluyordu. 1929 krizi ise gelişmiş kapitalist ülkeleri ciddi boyutlarda etkilerken SSCB bu buhranın dışında kaldı.

Mecburiyetten doğan bu koşullarla İttihat ve Terakki döneminden beri yerli burjuva yetiştirmeye çalışan Türkiye, devletçi ekonomik tedbirlerle tarihindeki en hızlı kalkınma dönemini yaşadı.4Korkut Boratav, Türkiye İktisat Tarihi, İmge Kitabevi Yayınları, Ankara 20 Bu süreçte Sovyetlerle yapılan iş birliği çarpıcı. Ancak bu dostane ilişkiler yeni değildi. Bağımsızlık mücadelesinin en önemli finansal kaynağını Sovyet desteği oluşturmuştu. 1932’de Batılı ülkelerle ilişkileri tekrar canlandırmak için Milletler Cemiyet’ine girme kararı dahi bunun Sovyetlerle olan iyi ilişkileri bozmayacağının taahhüdü verilerek alındı.5William Hale, Türk Dış Politikası 1774- 2000, İstanbul 2003, çev. Peltek Demir, Mozaik Yayınları, s. 52 1936 yılında Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin sebep olduğu kırılmaya kadar Türkiye, bu denge stratejisini koruyabildi.

İkinci Savaş Yaklaşırken Denge Politikası

Uluslararası ortamın gittikçe kötüleştiği 30’larda Türkiye, savaş öncesi ülkenin güvenliğini artırmak adına bazı girişimlerde bulundu. Yunanistan, Romanya ve Yugoslavya’yla yapılan Balkan Paktı alınan ilk önlem olmakla birlikte özellikle Faşist İtalya’nın bu bölgeye yönelik tehditlerine caydırıcılık hususunda pek faydalı olmadı. Tam aksine İtalya, özellikle Trakya ve Batı Anadolu üzerindeki iddialarını dile getirmeye paktın ilanından sonra başladı.6William Hale, a.g.e., s. 54

Faşist İtalya’nın Oniki Adalar’ı işgal edip askeri yığınak yapması ve Mussolini’nin İtalya’nın tarihi misyonunun Asya ve Afrika olduğuna dair yaptığı konuşmalar hükümeti alarma geçirdi ve daha ciddi tedbirler almaya itti. Özellikle Boğazların güvenliğini sağlamak amaçlanıyordu çünkü Lozan’da bu konuya dair Türkiye’yi ve Karadeniz’e kıyısı olan diğer ülkeleri faşist tehditlerden koruyacak bir düzenleme yapılmamıştı.

Bu durum ülkenin revizyonist bloktan uzaklaşıp Sovyetler ve Batı’yla olan ilişkilerin güçlendirmesine yol açtı. Türkiye Milletler Cemiyet’inde revizyonistlere karşı güvenlik önlemlerinin artırılması gerektiğini şiddetle savundu, taviz ve yatıştırma politikalarını eleştirdi. The Times’ınİstanbul muhabiri, Türkiye’nin dış siyasetinin Moskova’ya, 1936’dan sonra da Londra ve Paris’e dayalı olmasının, ülke içinde faşist renkler taşımayan bir rejime sahip olmasına bağlı olduğunu yazdı (25 Mayıs 1937).7Feroz Ahmad, Modern Türkiye’nin Oluşumu, Sarmal Yayınevi, İstanbul 1995, çev. Yavuz Alogan, s. 98-99

Türkiye bu şekilde İngiltere ve Fransa’yı yanına çekerek Boğazlar konusunda Lozan’ın tekrar gözden geçirilmesini önerdi. Boğazlarda tekrar tam hakimiyet amaçlanıyordu. 1936’da Montrö Boğazlar Sözleşmesi’yle Lozan’da kurulan Boğazlar Komisyonu feshedildi, Boğazlar Türkiye’nin tam kontrolüne geçti ve sivil gemilerin geçişleri Misak-ı Milli’ye uygun olarak serbestleştirildi. Ancak bu süreç, İngiltere’nin kontrolündeki Milletler Cemiyeti tarafından yürütüldü ve savaş gemilerinin geçişi konusunda anlaşmazlık yaşandı. SSCB, Türkiye’nin Boğazları silahlandırmasını önerirken İngiltere ve emperyalist blok barışta ve savaş döneminde, Türkiye’nin bağımsız olduğu bir durumda kontrolün ayrı bir Boğazlar Komisyonu’na devredilmesini ve Boğazların silahlardan arındırılmasını talep ediyordu.

SSCB konferansta dışlandı ve İngiltere’nin önerdiği çözüm kabul edildi. Montrö Boğazlar Sözleşmesi, Türkiye’nin denge politikasını sürdürürken tökezlediği ve tercihini emperyalistlerden yana kullandığı anlardan biri olmuş oldu.

Osmanlıcılık Dirilirken

Türk burjuva devriminin belli ilkelere dayanan ve geçerli sebepleri olan dış politika anlayışı, Türkiye’yi II. Dünya Savaşı’ndan titizlikle uzak tuttu. I. Dünya Savaşı’nın sonucu olan felaketlerin tekrar yaşanmaması bir şans değil, kurucu kadroların buna yönelik çalışmasının bir sonucuydu. Saltanat ve Hilâfet’in lağvedilmesi, diğer tüm sonuçlarının yanında Cumhuriyet’le Osmanlı’nın fütuhat anlayışı ve yayılmacı geçmişiyle de arasında bir set çekti.

Ancak zaman içerisinde, geçmişle alınan bu mesafe terk edildi ve yeni hükümetlerin dış politika söyleminde Osmanlı geçmişinin yeri giderek büyüdü. 1990’lara kadar bazı ülkelerle yapılan ekonomik iş birliklerine ön ayak olması için ortak Osmanlı geçmişine atıflar yapıldı. 1990’larda ise Kürt sorunun çözümü için öne sürülen en kötü fikir de Yeni Osmanlıcı güruhtan çıktı. Kültürel çoğulculuğa örnek olarak tarih ders kitaplarının meşhur palavrası “Osmanlı hoşgörüsü” gösterildi.8Lerna K. Yanık, “Bringing the Empire Back In: The Gradual Discovery of the Ottoman Empire in Turkish Foreign Policy”, https://www.jstor.org/stable/24894002 , s. 17-18

Günümüzde ise siyasal İslam’ın yükselmesiyle Yeni Osmanlıcılık tarihte en çok itibar gördüğü zamanlarını yaşıyor. Emperyal geçmişe yapılan atıflar retorik olmaktan çıktı ve erken Cumhuriyet’in barışçıl dış politika geleneği tamamen silindi. AKP’nin Emevî Camii’nde Cuma namazı kılma hedefiyle irredantizmin Cumhuriyet tarihindeki ilk hakiki örneğini gördük. Nitekim bu anlayış, Orta Doğu’daki askeri müdahaleler silsilesiyle devam etti.

İmparatorluk geçmişi saplantısı AKP’nin dış politika stratejisini belirleyen itici gücün başında geliyor. Bu politikanın başlıca mimarlarından Ahmet Davutoğlu’nun “Türkiye’nin izni olmadan Türkiye’nin çevresindeki hiçbir ülke bir şey yapamaz” minvalindeki demeçleri de zihniyetlerinin nasıl bir hayale dayandığının kanıtı.

Sünni köktenciliğin koruyuculuğunu üstlenen, saldırgan ve maceracı AKP dış politikası, bölge halklarının her gün başka bir felaketle karşılaşmasına sebep oldu. AKP’nin 90 yıllık reklam arası dediği Cumhuriyet devrimi ise, Osmanlı’nın ancak Orta Çağ’a uygun sistemini ve nosyonlarını terk ederken sonradan “haysiyetli” diye anılacak bir dış politika anlayışı geliştirdi. Yurttaşını ateşe atmamayı hedefleyen bu anlayışın, şu geldiğimiz günlerde anılmaya değer bir miras olduğu ise kuşku götürmüyor.

Notlar:

[1] Baskın Oran, Türk Dış Politikası I. Cilt, İletişim Yayınları, İstanbul 2009, s. 48

[2] Baskın Oran, a.g.e., s. 252. 2000’li yılları Türkiye’yi dincileştirerek bağımlılaştıran AKP’yi destekleyerek geçiren Oran’ın burada Cumhuriyet’in hakkını teslim etmesi dikkate değer.

[3] BaskınOran, a.g.e., s. 48

[4] Korkut Boratav, Türkiye İktisat Tarihi, İmge Kitabevi Yayınları, Ankara 2010

[5] William Hale, Türk Dış Politikası 1774- 2000, İstanbul 2003, çev. Peltek Demir, Mozaik Yayınları, s. 52

[6] William Hale, a.g.e., s. 54

[7] Feroz Ahmad, Modern Türkiye’nin Oluşumu, Sarmal Yayınevi, İstanbul 1995, çev. Yavuz Alogan, s. 98-99

[8] Lerna K. Yanık, “Bringing the Empire Back In: The Gradual Discovery of the Ottoman Empire in Turkish Foreign Policy”, https://www.jstor.org/stable/24894002 , s. 17-18

Dövizle destek olmak için Patreon üzerinden bağış yapabilirsiniz.
Türk Lirasıyla destek olmak için Kreosus üzerinden bağış yapabilirsiniz.
Devrim dergisini dijital ya da basılı olarak edinmek, abone olmak için Shopier’daki mağazamıza göz atabilirsiniz.
Leyla Aydın
Yazar