Kaliforniya Üniversitesi Santa Cruz’da yaşanabilir ücret talebiyle başlayan fiili greve katılan lisansüstü öğrencilerinden Colin Drumm, hareketin taleplerini ve yaşanan süreci Devrim için yazdı.

Sevgili Dostlar,

Lisansüstü öğrencilerin 2019’un son aylarından itibaren hızla yükselen barınma fiyatlarına cevaben hayat pahalılığı düzenlemesi, bir diğer adıyla COLA1 “Yaşam pahalılığı düzenlemesi”nin İngilizcesi “Cost of Living Adjustment”ın kısaltması. talebiyle Kaliforniya Üniversitesi, Santa Cruz kampüsünde başlattıkları grevde son yaşananlarla ilgili bir şeyler yazmam istendiğinde bundan onur duydum. Santa Cruz, coğrafi olarak sınırlı (Manterey Körfezi ve Santa Cruz dağları arasına sıkışmış), siyasi olarak güçlü yerel mülk sahipleri hakimiyetinde, yakınındaki Silikon Vadisi kaynaklı büyük sermaye girişlerine ve banliyölerden günlük gidiş-geliş baskısına maruz kalan bir yer. Üniversite kampüsü de bir süredir, görünüşe bakılırsa ne kampüsün ne de civarındaki kasabanın fiziksel kapasitesine aldırış etmeyen merkezi idarenin büyüme baskısına maruz kalıyor. Bu durum, lisansüstü öğrencileri arasında evsizlik ve barınma güvencesizliklerine sebep oluyor. Bu kötü gidiş, moral bozucu sonuçlar doğuran son resmi sendika pazarlıklarında ele alınmadı. Santa Cruz kampüsündeki sendika üyelerinin yüzde 85 civarında “hayır” oyu kullanmasına rağmen onaylanan yeni sendika sözleşmesi yüzde 3 civarında -yüzde 10’luk kira artışının çok altında- maaş artışı sağlıyor.

Rektörün büyüyen COLA hareketinin resmi görüşme taleplerine karşı gönderdiği küçümseyici e-mailine cevaben “tümünü yanıtla”lar ile başlattığımız grevimiz, 2020’nin kış döneminde Santa Cruz kampüsünün işleyişini ciddi anlamda kesintiye uğrattı – önce final notlarını teslim etmeyi reddederek daha sonra tam zamanlı öğretim grevi ve kampüs içinde grev standı kurarak. Grev aynı zamanda, Kaliforniya Eyaleti’ndeki en büyük işveren kurum olan Kalirforniya Üniversitesi’ndeki daha büyük boyutlu sorunların ortaya çıkmasına sebep oldu. 2020 Kış dönemi boyunca, çeşitli grev faaliyetleri diğer kampüslere de yayıldı: önce Santa Barbara, ardından Davis, ve San Diego. 9 Mart Pazartesi günü, sistemin amiral gemisi olan, Kalirforniya Üniversitesi Berkeley kampüsünde de lisansüstü öğrencileri sonraki haftadan başlayarak tüm çalışmalardan çekilme niyetlerini ilan ettiler.

Hemen ardından ise virüs geldi. UCB’nin [Kaliforniya Üniversitesi Berkeley – ç.n.] grev ilanından yalnızca birkaç saat sonra Berkeley yönetimi COVID-19 pandemisi tehlikesine karşı tüm yüz yüze derslerin iptal edildiğini ilan etti. Diğer kampüsler de kısa süre içinde aynı yöntemi takip ederek tüm dersleri ve diğer üniversite aktivitelerini bürokratların “alternatif yöntemler” dediği şekillere devrettiler; önce, geçici süreliğine, daha sonra tüm akademik yıl boyunca. O zamandan beri, Korona virüsü etrafında yayılan panik ABD’yi içine aldı ve etkileri henüz yeni yeni kendini göstermeye başlayan küresel çaptaki bir finansal krizi harekete geçirdi. Bu olay, yalnızca grevimizin gidişatını değil, genel olarak üniversite sistemini ve belki de bizzat küresel kapitalist düzeni şüpheli hale getirdi. Her şey, en hafif deyimiyle, şu an havada kalmış durumda.

Bu yüzden, bu mektubu yazarken, benim ve arkadaşlarımın son iki aydır parçası olduğu oldukça yerel ve tikel bir mücadelenin derslerini onu son anda ve beklenmedik biçimde bölen ve ezen; büyük, küresel bir kriz bağlamına yerleştirmekte güçlük çekiyorum. Korona zamanında, Santa Cruz’daki kanunsuz grevin hala bir önemi var mı? Yoksa, Kaliforniya’daki doktora öğrencilerinin yiyeceklerini ve kiralarını ödeyip ödeyemeyecekleri ile ilgili görece gündelik mücadelesi küresel bir acil durum tarafından tamamen gölgede mi bırakıldı? Burada, Santa Cruz’daki küçük hareketimizle ilgili size iletebileceğim birçok detay var, ama, eğer varsa, böyle detaylar gerçekten önemli mi?

Bence, bu grevin en önemli dersi, kanunsuzların Santa Cruz’da bir kurum olarak üniversiteyi kartlarını masaya açıkça koymaya, neyi gerçekten önemsediklerini ve neyi önemsemediklerini açıkça göstermeye zorlamaları oldu. Üniversitenin gerçekten ama gerçekten önemsediği tek şey notlardı. Kış döneminin ortalarına doğru tam zamanlı öğretme öğretim grevi ilan edildiğinde, başlangıçta kampüs girişindeki grev standına karşı çevik kuvvet polisine oldukça cömert harcama yapıldı. Ancak polisle birkaç gün süren, birçok gözaltı ve birkaç yaralanma olayının da yaşandığı çekişmeden sonra, UCSC [Kaliforniya Üniversitesi Santa Cruz – ç.n.] yönetimi stratejilerini yeniden gözden geçirdi, polisin varlığını azalttı ve fazla bir mücadele olmadan grev standının kalmasına izin verdi. Gözdağı ilk silahlarıydı… Ama umursamazlık da ikinci silahları oldu. Öğretim sürecinden emeğimizi çekmemiz ve hatta kampüs girişini fiziksel olarak kapatmamız bile yönetim için final notlarının teslim edilmesi gibi basit bir eylemden daha az tehdit ediciydi. Böylece, yönetimin saf bir simge olarak, kendinde değerli bir bilgi olarak notları her şeyden çok önemsediği açık hale gelmiş oldu. Gerçekten herhangi bir öğretim yapıp yapmadığımız üniversitenin temel işleyişi açısından çok önemli değildi. Önemli olan tek şey öğrencilere not vermemizdi. Emeğimizi, sayısız saatler harcadığımız okuma, düşünme, konuşma ve öğretme edimlerimizi geri çekmemiz; tekil bir konuşma edimimizi, notları bilgisayar sistemine geçirerek beyan etme edimimizi geri çekmemizden çok daha etkisizmiş. Bu ortaya çıktı.

Kaliforniya Üniversitesi’ndeki yaşanabilir maaş mücadelesi, ben yazarken, çifte bilinmezlikle karşı karşıya. Çok yakında, kış dönemi final notları için süre dolacak ve grevin sistem karşısındaki kararlılığı test edilecek. Santa Cruz küçük ve görece önemsiz bir kampüs ve merkezi yönetim tarafından finansal olarak en külfetli olarak görüneni. Bu yüzden, kendi başına ayakta kalamaz. Grevin başarısı ve yenilgisi; daha büyük ve değer verilen diğer kampüslerdeki öğrencilerin ne ölçüde disiplini ve kariyerlerini riske atarak onur ve adaletten yana tavır alacaklarına bağlı. Bu bilinmezlik, siz bu yazıyı okurken şu ya da bu şekilde çözülmüş olacak. Ancak belirsiz bir gelecek olarak görülebilecek sistemin tamamen çevrimiçi ders vermeye geçmesi ise ikinci belirsizlik. Yönetimin en çok yeğlediği “alternatif yöntem” olan video konferans yazılım programlarından Zoom’un hisse senetleri diğer birçok hisse düşerken piyasalarda yükselişe geçti. Karantinanın ne kadar süreceğini ya da işlerin daha ne kadar kötüye gideceğini söylemek imkânsız. Tam da bu noktada “olağanüstü halin” sıradan bir “yeni normal” haline gelme eğiliminde olduğunu gözlemliyoruz. En azından, COVID-19’a geçici bir cevap olarak ortaya konan “yöntemin” kurumun kalıcı bir özelliği haline gelme ve pandeminin Birleşik Devletler’de yüksek öğrenimin seyrini sonsuza kadar değiştirme ihtimalinin oldukça yüksek olduğunu söyleyebiliriz.

Öyleyse bu, grevdeki lisansüstü öğrencilerinin stratejik durumunu çok büyük ölçüde değiştirecek. Fiziki grev hattı ihtimalinin ortadan kalkmasıyla geriye kalan tek seçenek dijital olan. Bu değişimin grevcilerin mi yoksa yönetimin mi göreli gücünü arttıracağı ise henüz net değil. Bir yandan, ders içeriklerini ve yapısını kısa sürede tamamen değiştirme fırsatı, yönetimin lisansüstü öğrenci işçilerin notları vermeme gücünü denetleme, bilgisayarla notlandırma ya da diğer taktik ve teknolojilerle zayıflatmasına olanak sağlayabilir. Diğer yandansa, fiziki kampüsün kapatılması, grevcileri finansal ve duygusal açıdan maliyetli olan grev standını ayakta tutma görevinden kurtardı. Bir aylık kampüs girişini işgal etme eylemi grevcileri yordu ve belli ki öncelikli olarak tam da yönetimin en az değer verdiği aktiviteleri aksattı: günlük öğrenim ve öğretim faaliyetlerini. Diğer bir deyişle, karantinadan önce, öğrenci grevciler yönetimin en az değer verdiği (eğitim) aktiviteleri aksatmak için çok büyük bedeller, en çok değer verdiği (not verme) aktiviteleri aksatmak için ise çok az bedel ödedi.

Çevrimiçi öğrenime geçmek, üniversitenin hem eğitim kalitesini hem de bunu sağlama maliyetini (sözde geçici olarak, ancak kimse pandeminin ne zaman biteceğini söyleyemiyor) çok büyük ölçüde düşürmesine olanak sağlayarak mücadelenin görünümünü değiştirdi. Öğrenci memnuniyeti kuşkusuz çok olumsuz etkilenecek, ama bu yalnızca çevrimiçi “yöntemler”in özünde yüz yüze öğrenimden daha düşük kaliteli olması ve karantina sırasında çok sayıda öğrencinin internet üzerinden aynı anda video derslere yönelmesinin yaratacağı kaçınılmaz teknik sorunlar nedeniyle değil, aynı zamanda fiziksel kampüs “deneyiminin” kaybolmasından dolayı da söz konusu olacak. Yönetimin yeni “yöntemlerinin” grev kırıcılık kapasitesi olarak gördükleri özelliklerini geliştirmeye çalışmaları ve yeni ders modelinin öğretim sürecinde lisansüstü öğrencilerinin rolünü olabildiğince zayıflatmak ve marjinalleştirmek üzere tasarlanacak olması olasılığı – ya basitçe sınıf mevcudunu arttırarak ya da daha kötücül birtakım teknolojik olarak güçlendirilmiş işyeri disiplin araçlarıyla – oldukça yüksek. Yönetim hem Korona’ya hem de greve verdiği karşılıkla farklı biçimlerde de olsa pozisyonunu açıkça ortaya koydu: kurumun izleyeceği tek muhtemel yol, okul ücretleri artarken eğitim hizmetinde niteliğin düşmesi ve eğitimi verenlerin reel ücretlerinin düşmesi.

Eğer grev, bu yapısal çelişkilerin yavaş, yıldan yıla geliştiği bir durumda ortaya çıktıysa, karantina da bu gelişmeleri hızlandırdı ve onlara niteliksel olarak yeni bir şekil verdi. Bir açıdan, bu olay üniversitenin blöfümüze meydan okumasına izin verdi. Eğer üniversitenin bizim emeğimiz olmadan yüksek nitelikli, yüz yüze eğitim vermesinin mümkün olmadığı önermesi üzerinden yaşanabilir maaş talep ediyor olsaydık, o zaman çevrimiçi öğrenime geçiş talebimizi tartışmalı hale getirir ve pozisyonumuzu boşa çıkarırdı.Bize, en azından bizden bu kadar kişiye ihtiyaçları yok; çünkü artık bu hizmeti sağlamak gibi amaçları yok. Öte yandan, bu durum üniversitenin kendisini de blöf yapar duruma düşürüyor: Eğitim kalitesindeki ve kampüse erişimdeki kesintiler aynı ölçüde öğrenim ücretinin düşüşüne denk gelmediğinden lisans öğrencileri şu an – kamerası ve mikrofonu olan herhangi biri tarafından tüm önemli boyutları ile kolaylıkla sağlanabilecek – çok daha kötü bir eğitim deneyimi için aynı ve halihazırda çok yüksek olan öğrenim ücretlerini ödeme olasılığı ile karşı karşıya. Üniversite Korona’dan sonra gittikçe kötüleşen ürünü için sürekli artan bir ücret talep etmesine olanak veren yapay kıtlık ve prestij ekonomisini sürdürebilecek mi? Yoksa, bu hamle ile kendisini Silikon Vadisi’ndekilerin “aksama” olarak adlandırdığı şeye karşı zayıf hale mi getirecek? Bunu zaman gösterecek.

Üniversite sistemi dağılmakta olan bir sistem. Güç odaklarının ona ihtiyacı kalmamış gibi görünüyor, keza üniversitenin bilim ve özgür düşüncenin mekanı olmasını destekliyormuş gibi yapmayı sürdürmek için sebepleri de. O ya da bu biçimde, ya kendi kendisini içerden parçalayarak ya da beklenmeyen, dış şokların etkisiyle, bu sistem dağılacak. Son birkaç ayın inişli çıkışlı seyrinde, iki ihtimali de ilk elden deneyimledim. Benim deneyimlerimin başka yerlerde benzer mücadelelere girişenler için ilginç ve yararlı olabileceği umuduyla ve üniversite bizi istemiyorsa düşünür, bilim insanı, ve entelektüel olmak için başka yollar ve yerler de olduğu inancıyla yazıyorum.

Sevgi ve dayanışmayla,

Colin Drumm

Çeviri: Zozan Baran

*Mektubun orijinal metni için tıklayınız.

Notlar:

[1] “Yaşam pahalılığı düzenlemesi”nin İngilizcesi “Cost of Living Adjustment”ın kısaltması.

Dövizle destek olmak için Patreon üzerinden bağış yapabilirsiniz.
Türk Lirasıyla destek olmak için Kreosus üzerinden bağış yapabilirsiniz.
Devrim dergisini dijital ya da basılı olarak edinmek, abone olmak için Shopier’daki mağazamıza göz atabilirsiniz.
Colin Drumm
Yazar