Marx’ın düşüncesi, dünyanın mevcut durumunu anlamak ve nihayetinde onu değiştirmek isteyenler için hala en önemli kılavuzdur. Bu anlamda Sartre, Marksizm için “çağımızın düşünsel ufku” derken son derece haklıydı. Ne var ki, bugünün dünyası henüz bu gerçeğe oldukça uzak bir dünyadır. Tüm dünyayı etkisi altına alan bir virüs salgınının gölgesinde yaşadığımız şu günlerde, pek tabii biçimde, dünyanın geleceği de büyük yıkım ile çevresel kriz arasında bir seçime doğru yol alıyormuş gibi görünüyor.

Kapitalizm, tarihin en büyük krizlerinden biriyle boğuşurken, kapitalizmin ne olduğu ve sonunun nasıl getirileceğini ilk kez sistematik bir biçimde ortaya koyan Marx’ı, sanıyorum bugün anlamaya çalışmak daha da önemlidir.

Marx ve Felsefe

19. yüzyıl felsefesi pek çok noktada ilginç bir tarihselliğin ürünüdür. Söz konusu çağ, bir anlamda “büyük değişimler çağı”dır. Felsefe de buna uygun olarak yalnızca çağı açıklamak için değil, aynı zamanda onu dönüştürmek için “büyük bir değişimi” arıyordur ve felsefenin işte bu ihtiyacına yanıt veren kişi Marx’tır.

Buradaki “dönüştürme” kelimesinin üzerinde durmak gerekiyor. Bugün pek çoğumuz için yabancı olmasa da felsefeye böyle bir işlev tanımlamak o zaman için oldukça yeniydi. Öyle ki felsefenin kendini “gerçekleştirmesini” sağlayacak ölçüde bir yenilik. Gerçekten de Platon’dan Hegel’e kadar bütün bir felsefi gelenek, açıkça dünyayı kişisel açıklama girişiminden öte bir şey değildi. Marx’ın ünlü 11. tezi de temel olarak bunun sarih bir ifadesidir.

Bunun izlerine Marx’ın felsefi gelişiminde rastlamak mümkün. İlk olarak elbette Hegel’in oldukça gelişkin sistemi geliyor. Bu konuda hemen hemen hiçbir tereddüte yer olduğunu sanmıyorum, Marx’ın ulaştığı sonucun büyüklüğü, böylesi bir ilk öncüle sahip olduğu içindir. Hegel felsefesi, varlığın zamansallığını, öz-hareketini ve değişimini gözeten ve dolayısıyla tarihselliği gerçekliğin ölçüsü haline getiren1Hans Heinz Holz, 2017, Devrimin Cebiri: Hegel’den Marx’a, çev. Sadık Usta, İstanbul: Yordam Kitap, s.112 bir felsefi kavrayışa sahiptir. Marx, bunu kendine kalkış noktası olarak almıştır.

İkinci en önemli kalkış noktası ise, materyalizm ile hesaplaşmasından geliyor. Deyim yerindeyse Marx, kendinden önceki materyalizmin edilgen öznesini reddedip, yerine aktif özneyi koyuyor. Bu yalnızca çevrenin dönüştürdüğü bir özne değil, çevresini dönüştüren, aynı zamanda dönüştürürken dönüşen de bir özne.

Buradan tekrar o ünlü teze geliyoruz: “Filozoflar bugüne değin dünyayı yorumlamakla yetindiler, oysa mesele, onu değiştirmektir.” Şayet Marx öncesinden hareketle filozofu ve felsefeyi, bir yorumlama ile yetinme biçimi olarak tanımlarsak, Balibar’ın Marx tanımı kesinlikle haklıdır; “o modern çağın anti-felsefecilerinin en büyüğüdür.”2Etienne Balibar, 1996, Marx’ın Felsefesi, çev. Ömer Laçiner, Birikim Yayınları, s.10

Bir Devrimci Olarak Marx

Engels Marx’ın mezarı başında yaptığı konuşmasında “Marx, her şeyden önce bir devrimciydi” diye başlıyor sözlerine. Ne yazık ki bu temel gerçek, onun takipçileri olduğunu söyleyenler arasında bile pek az vurgulanıyor.

Marx’ın felsefede bir “sıçramayı” temsil ettiğinden bahsettik. Bu şüphesiz Marx’ın bir anda aklına gelen dahice bir fikir değildi. Genellikle pek çoğumuz tarafından paylaşılan yaygın yanılgı, Marx’ın önce bir köşede durup fikirlerini geliştirdiği, sonra bu fikirler artık olgunluğa ulaştığında eyleme geçtiğidir. Oysa tam aksine, Marx’ın bir siyasi özne olarak eylemliliği ile bildiğimiz anlamda Marx’ın ortaya çıkacağı “gelişim süreci” büyük oranda eş zamanlı bir süreçtir. Başka bir deyişle, Marx siyasi eylemlilik içinde Marx olmuştur.

Marx’ın siyasi hayatının başlangıç noktası Prusya despotizmi gerçeğiydi. Hatta Marx’ın gençlik yıllarında, bütün bir üniversite entelijansiyasının bu temel gerçekten belirlendiğini, baskıcı siyasi rejime karşı bir protesto içinde olduklarını söyleyebiliriz. Bunun hemen ardından gelen ise elbette kurtuluş için ne yapılacağı fikri… Yani hemen hemen hepimizi siyasete taşıyan nedenlerle aynı nedenler.

Tüm bu sürecin sonunda Marx’ın ulaştığı sonuç şuydu; Cevaplara önceden tasarlanan programların ya da şablonların değil, sadece “gerçek hareket”in, yani tarihin fiili seyrinin ve motor güçlerinin incelenmesiyle ve ancak “pratik eylem”, yani siyaset yoluyla3August H. Nimtz, 2012, Demokrasi Savaşçıları Olarak Marx ve Engels, çev. Can Saday, İstanbul: Yordam Kitap, s.404 ulaşmak mümkündü. Bunun doğrusal sonucu ise Marx’ı, bir motor güç olarak, acilen proletarya ile bağ kurma gerekliliğine getirdi.

Söz konusu süreci Engels şöyle özetliyor:

Yeni bilimsel sonuçların münhasıran ‘okumuş’ dünyaya hitap eden kalın ciltlere saklanması gerektiğini kesinlikle düşünmüyorduk. Tam tersine ikimiz de siyasi harekete derinlemesine katılmış durumdaydık ve eğitimli kesimler arasında, özellikle Batı Almanya’da belli bir desteğimiz, örgütlü proletarya ile geniş temasımız vardı. Görüşlerimizi bilimsel temellere kavuşturmak görevimizdi, ancak Avrupa proletaryasını, ilk başta da Alman proletaryasını inançlarımıza kazanmak da bizim için aynı düzeyde önemliydi. Kendi düşüncelerimizde bir berraklığa ulaşır ulaşmaz, işe koyulduk.”4A.g.e., s.57

Komünist Birlik’ten Birinci Enternasyonal’e

Marx’ın ve elbette Engels’in, bu bağlamda koyuldukları ilk iş, diğer bir deyişle ilk örgütlenme deneyimleri, Haberleşme Komiteleri ve Komünist Birlik oluşumlarıdır. Komünist Birlik’in, Marx ve Engels’in dönüştürmesi ile bir “komünist parti”ye doğru ilk adım olduğunu da geçerken not edelim. Nitekim Manifesto da 1848 yılına gelirken, Birlik’in Marx’ı yazmakla görevlendirmesi sonucu ortaya çıkacaktır.

Manifesto’nun basılmasının hemen ardından, uzun zamandır beklenen ve bugün bizim “1848 Devrimleri” olarak bildiğimiz ayaklanmalar başladı. Marx ve yine elbette Engels, bu sürece aktif bir biçimde katılım gösterdiler ve ciddi dersler çıkardılar. Ulaştıkları en önemli sonuç, artık bir çağın sonuna gelindiği ve ‘sosyalist devrim çağı’ adıyla anılacak yeni bir çağın başlamış olduğuydu.

Bu süreçten sonra Marx’ın siyasi faaliyetinde bir durgunluk dönemi geliyor. 1851-1864 arası diyebileceğimiz bu dönem, Marx’ın araştırma çalışmaları ile geçiyor büyük oranda. Bu araştırmaların, çıkarılan derslerin ise temel amacı, yakın bir zamanda gerçekleşeceğine kesin gözüyle baktıkları bir devrimci yükseliş sürecine hazır olarak girmek. Dönemin diğer radikal akımlarından Marx’ı ayıran temel nokta da belki buydu, onların aksine Marx, devrimci bir olanak ortaya çıktığında onu kaçırmaya hiç niyetli değildi.

Söz konusu durgunluk döneminden sonra, Marx’ın en önemli siyasi faaliyetlerinin başında elbette Uluslararası İşçi Birliği ya da daha bilindik adıyla Birinci Enternasyonal deneyimi geliyor. Enternasyonal’in doğuşu, çeşitli akımların ve işçi önderlerinin birlikteliği ile ortaya çıkıyor. Marx’ın bu kuruluş sürecine katılımı ise işçilerin gelip onu davet etmesi ile oluyor.  Daha sonraları Engels “Marx’ın en önemli kazanımı” olarak değerlendirecektir Enternasyonal’i. Gerçekten de Marx, kuruluşundan sonuna kadar Enternasyonal içinde işçi sınıfının bağımsız bir siyaseti için mücadele edecektir. Çeşitli akımlarla girilen polemikler de temelde bu eksen üzerinden olacaktır.

Enternasyonal’in verdiği en önemli sınavlardan biri elbette Paris Komünü’ydü. Komün’ün yaratılmasında Enternasyonal’in neredeyse hiçbir katkısı yoktur lakin Engels’in de belirttiği gibi “Komün, düşünsel bakımdan Enternasyonal’in bir çocuğu” sayılabilir. Diğer taraftan Marx ve Engels bazı Komün önderleri ile yakın ilişkilere sahiptir ve bu vesileyle Komün’ü etkilemeye çalışırlar.

Lakin Komün konusunda belki de en önemli nokta, bu günler açısından da bir ders çıkarmak için, öncesi ve sonrasında Marx’ın takınmış olduğu tavırdır. Marx, Komün henüz gerçekleşmemişken sürecin hazır olmadığını ve belirli bir sakınım ile hareket edilmesi gerektiğini düşünüyordu. Gerçekten de Komün hazırlıksız bir durumda gerçekleşmişti. Ama Marx’ın başka bir yerde de dediği gibi “Eğer mücadeleye sadece kusursuz şekilde uygun şartlarda girişilseydi, dünya tarihini yapmak gerçekten de çok kolay olurdu.” Bu nedenle devrim bir kez patlak verdiğinde Marx da var gücüyle onu savunmaya katıldı. Çünkü August H. Nimtz’in de pek güzel biçimde ifade ettiği gibi “Ayaklananlar ne kadar hazırlıksız olursa olsun, devrimcilik sıfatını hakkıyla taşıyanların yapması gereken şey, dışarıdan bakarak eleştirmek değil, onları savunmaya koşmaktı.”5A.g.e., s.410

Son Yıllar ve Rusya

1870’lerin başından itibaren, sosyalist hareket Avrupa sathında teker teker gerilemeye başladı. İngiliz emek hareketi, liberallerin bir uzantısı haline geldi. 1871’de Komün’ün yıkılmasıyla Fransa’da mücadele açısından pek az şey geriye kaldı. Artık miadını doldurmuş olan Enternasyonal, 1876’ya gelindiğinde Marx’ın müdahalesi ile kendini feshetti. Diğer biricik Avrupa devrimi olan İspanya Devrimi ise oldukça kısa ömürlü oldu. Yalnızca Almanya’da bariz bir ilerleme vardı. Marx ise 1870’lerden itibaren umudunu Rusya’ya bağladı.6Eric Hobsbawm: Sermaye Çağı, 2012, çev. Mustafa S. Şener, Ankara: Dost Kitabevi Yayınları, s.131-132

Marx’ın ömrünün son yıllarını, Rusya’daki gelişmeleri izleyerek geçirmesi, genellikle pek bahsedilmeyen, ama üzerinde dikkatle durulması gereken bir konudur. Son olarak buna değinelim.

Marx, siyasal iktisat çalışmaları sürecinde Rusya’nın önemini daha iyi kavramıştı. Gelişen yapısıyla Rusya, pekâlâ Avrupa devrimine evirilecek bir devrimin ilk ateşleyicisi olabilirdi. Marx’ın bu fikre ulaşmasında, Rusya’da yeni serpilen devrimci hareketin de katkısı büyük kuşkusuz. Marx’ı 1870’ten itibaren, Rusça öğrenmeye sevk eden şey de temel olarak bu hareket ile bağlantı kurma gerekliliği.

Nitekim Marx’ın bir devrimci sıçrama için Rusya’ya umut bağlaması, Manifesto’nun 1882 tarihli Rusça basımına önsözde de “Rusya, Avrupa’da devrimci eylemin öncüsünü oluşturmaktadır” biçimde yer bulacaktır.           

Bitirirken

Marx’a çok şey borçluyuz. Yalnızca yaptıklarıyla değil, aynı zamanda işaret ettikleriyle de. Bu büyük devrimci, insanlığın önündeki en büyük engelden, kapitalizmden kurtuluş için bir yol açtı. Yarının mücadelesine sürekli yeniden üretilen bir miras devretti. Bu nedenle ne zaman emekçi sınıflar sömürücülerden kurtulmak istese akıllarına Marx geliyor. Ve yine bu nedenle, burjuva ideologları ne kadar çarpıtmaya çalışırsa çalışsın, Marx değerinden hiçbir şey kaybetmiyor. Hep denildiği gibi:

“Hakikat yavaş yavaş ortaya çıkıyor ve sonuçta bunu hiçbir şey önleyemeyecek.”7György Lukacs, 1978, Birey ve Toplum, çev. Veysel Atayman, İstanbul: Günebakan Yayınları, s.147

Bu hakikatin taşıyıcısı olmaktan duyduğumuz gururla… İyi ki doğdun Marx!

Notlar:

[1] Hans Heinz Holz, 2017, Devrimin Cebiri: Hegel’den Marx’a, çev. Sadık Usta, İstanbul: Yordam Kitap, s.112

[2] Etienne Balibar, 1996, Marx’ın Felsefesi, çev. Ömer Laçiner, Birikim Yayınları, s.10

[3] August H. Nimtz, 2012, Demokrasi Savaşçıları Olarak Marx ve Engels, çev. Can Saday, İstanbul: Yordam Kitap, s.404

[4] A.g.e., s.57

[5] A.g.e., s.410

[6] Eric Hobsbawm: Sermaye Çağı, 2012, çev. Mustafa S. Şener, Ankara: Dost Kitabevi Yayınları, s.131-132

[7] György Lukacs, 1978, Birey ve Toplum, çev. Veysel Atayman, İstanbul: Günebakan Yayınları, s.147

Dövizle destek olmak için Patreon üzerinden bağış yapabilirsiniz.
Türk Lirasıyla destek olmak için Kreosus üzerinden bağış yapabilirsiniz.
Devrim dergisini dijital ya da basılı olarak edinmek, abone olmak için Shopier’daki mağazamıza göz atabilirsiniz.
Cem İnan
Yazar