Neoliberalizmin COVID-19 pandemisi karşısındaki çok yönlü kriziyle ilgili Vijay Prashad’ın direktörlüğünü yaptığı ve Türkiye’den Marksist iktisatçı E. Ahmet Tonak’ın da parçası olduğu Tricontinental Enstitüsü’nün değerlendirmesini Devrim dergisi okurlarıyla paylaşıyoruz.

Mevcut kriz, küresel salgının sonucu olarak patlayan bir dizi birikmiş trendin parçası: Derinleşen finanslaşma, ABD’nin zayıflayan hegemonyası, emeğin teknoloji ile yer değiştirmesi ve neoliberal devletin krizi.

Küresel salgın bize kapitalizmin neoliberalizm evresindeki açık yıkıcı eğilimlerini gösteriyor. Ekonomik faaliyetlerin yavaşlaması ve borsalardaki türbülans ile bu konjonktür, neoliberal kapitalist liderleri ve çok taraflı kurumları Keynesyenlere dönüştürdü – Angela Merkel (Almanya) ve Emmanuel Macron (Fransa) ya da Dünya Bankası ve IMF. Her biri merkez bankalarına ve maliye bakanlıklarına özel sektöre para dökmeleri (ve devlet programlarını genişletmek) için pencere açtı. Öte yandan bu durum Donald Trump (ABD), Narendra Modi (Hindistan), Jair Bolsonaro (Brezilya), Recep Tayyip Erdoğan (Türkiye) ve Viktor Orbán (Macaristan) gibi radikal sağcı liderleri yabancı düşmanlığı da dahil olmak üzere zaten müstehcen, ağıza alınmaz olan programlarını sıkılaştırmaya yöneltti. Onlar için, Çin’i virüs için suçlamak, geniş bir uyarı aldıktan sonra bile, pandemi ile mücadelede kendi başarısızlıklarının sorumluluğunu almaktan çok daha kolay oldu. Bu Kuzey Atlantik devletlerinin liderleri ve onların kontrol ettikleri kurumlar, kriz için koşulları yarattılar ve bu da dünya halkı için – özellikle Küresel Güney’de – sürdürelemez bir sosyal duruma yol açtı. Krize, sanki tamamen salgın tarafından açıklanabilecek koşulların birleşmesinden kaynaklanıyormuş gibi yaklaştılar; manşetler “krizin Koronavirüs tarafından kışkırtıldığı” yönünde atıldı. Bu virüs – bu tür diğer virüsler gibi – insanların ormanlara zarar vermesi ve insan uygarlığı (tarım ve şehirler) ile vahşi hayvanlar arasındaki denge sorununu gündeme getiriyor. Miguel Tinker Salas ve Víctor Silverman’in La Jornada’da belirttiği gibi, virüs doğanın ürünü iken, kriz neoliberalizmin ürünü.

Bununla birlikte 1970’lerden bu yana (ve en yoğun olarak 1991’de Berlin Duvarı’nın yıkılmasından bugüne), neoliberal küreselleşme projesi, insandışılaştırmanın kamu kurumlarındaki kesintiler ve sosyal politikalarda kemer sıkma dahil artan biçimde çarpıcı seviyelerini göstermiştir. Bu insandışılaştırma, genellikle güvencesiz çalışmanın çalkantısı, talebi üretmek için bastırılmış gelirleri olan insanlara verilen sürdürülemez kredi ve sermayenin sanayiden finansa daha fazla kayması ile motive edilen bir kriz döngüsü ile sarsıldı. Ortaya çıkan bu krizler, kapitalizme meydan okuyan halk mücadelelerinden kaynaklanmadı: aslında neoliberal evresindeki insandışılaşmış sermaye mantığından kaynaklandı. Krizler, genellikle hastalıktan daha kötü olan ilaçlarla giderildi.

Yeni Koronavirüs’ün ortaya çıkışı ve yol açtığı kriz, kapitalist medeniyetin çürümesini açığa çıkarıyor. Belki de pandemi kontrol altına alındıktan sonra dünya aynı olmayacak. Aşınmış neoliberal devlet, ya neo-faşist projeyi destekleyen bir devlet yapısı ya da halkın ihtiyaçlarını karşılayan kamu kurumları ve kamu eylemleri inşa eden bir yapı ile desteklenebilir. Bu zorlu bir seçim. Neoliberal blokun bazı bölmelerinde, Korona Şoku sırasında acil durum temelinde devreye sokulmuş sosyal nitelikte herhangi bir politikanın geri çekilmesinin zor olabileceği endişesi var; anlık kriz sona erdiğinde bu dönemde elde edilen kazanımların yerinde kalmasını sağlamak ataletten daha fazlasını alacaktır.

Küresel salgının yol açtığı kriz, sağlık konusunu fazlasıyla aşıyor. Şimdinin kargaşasının ve belirsizliğinin ötesinde, yakın gelecekte yeni bir toplumsal modelin ve siyasi düzenin mümkün olup olmadığı sorusu dillendiriliyor. İki felsefeci Slavoj Žižek ve Byung-Chul Han, aralarındaki bir tartışmada, gelecek hakkında bir fikir dillendirdiler: ortaya çıkan şey bir çeşit “yeniden kurulan komünizme” mi benzeyecek, yoksa büyük veri tarafından desteklenen bir tür polis devletine mi dönüşecek?

Bu soruların a priori bir cevabı yok. Mevcut kriz, geçtiğimiz on yıllarda hızlanan ve küresel salgının bir sonucu olarak patlayan bir dizi birikmiş trendin parçası. Krizin dört yapısal özelliğinin detaylandırılması gerekiyor: Finansallaşmanın derinleşmesi, ABD hegemonyasının gerilemesi, emeğin teknoloji ile yer değiştirmesi ve verimlilik artışı ve neoliberal devletin krizi.

Bir Finansallaşma Dalgası

2008 kredi krizinden çıkmanın bir yolu olarak sunulan şey gerçek bir çıkış değildi. Avro bölgesi ülkeleri, ABD ve Birleşik Krallık tarafından kabul edilen yatırım bankaları ve büyük finansal olmayan şirketler için kurtarma politikası, bir küresel hiper-likidite süreci (Dolar’ın aşırı bolluğunu) yarattı. Sermaye ne zaman zayıf bir kârlılıkla karşılaşsa, spekülatif hayali aktiviteyi tercih eder – örneğin borsalara koşmak; cari dönemde, finans sektörünün reel ekonomiye göre niceliksel boyutu çarpıcıdır ve bu onu benzersiz kılmaktadır.

Finansallaşma sürecinin anahtarı olan birkaç unsur var. Bu süreç, 1980’lerden bu yana gerçekleşen finans sektörünün balonlanması anlamına gelir ve üretim sektörünün yarattığı daha büyük miktarlarda artı değer, finansal firmalarca emilir. Günlük hayatın finansmanı için hane halkı – özellikle işçi sınıfı hane halkları – çeşitli borçlar biriktirmektedir; Bu borç, finans dünyasının dev kumarhanesinde menkul kıymetlere paketlenir ve buraya yansır. Gözlemlediğimiz, ekonomik faaliyette niteliksel bir değişimdir, böylece üretim faaliyetlerinden kaynaklanan eski karlılık krizlerinin yanı sıra, dolaşım alanında finansın istikrarsızlığından yeni krizler doğar.

Bu büyük para bolluğu, küresel bir üretime yönelik yatırım sürecini tetiklemedi. Aksine, dünyadaki paranın çoğu bir kez daha egemen borç ve finansal varlıklara (yeniden enerjilenmiş hisse alımları da dahil olmak üzere) eklenerek finansallaşma sürecinin hızlanmasına neden oldu. Devlet tahvili gibi araçlarla yeni varlık balonları şişirildi ve finans, yeni teknoloji sektörlerindeki şirketleri sermayelendirmek için aktarıldı.

Teknoloji firmaları borsalara hükmetmeye başladılar ve dünyanın likiditesinin önemli bir bölümünü emdiler; bu emilim genellikle sermayenin, özellikle ABD şirketlerinde merkezileştirilmesi ile karakterize oldu (Apple, Amazon, Alphabet, Microsoft ve Facebook en yüksek değerlere sahip şirketlerdi). Bu ABD teknoloji firmaları, temelde Huawei gibi Çinli teknoloji firmalarının kaydettiği büyümeyle karşı karşıya kaldılar. Huawei’nin 5G gibi alanlardaki ilerlemeleri, ABD firmalarının fikri mülkiyet hakkı iddiaları üzerindeki hakimiyetini tehdit ederken onlara da bu mülkiyet hakları üzerinde tekel rant avantajı sağlamaktadır. ABD’nin Çin’e karşı ticaret savaşı, doğrudan Çinli teknoloji firmalarının güçlü ABD teknoloji firmalarına yönelttiği tehditten anlaşılabilir.

Hem Küresel Kuzey hem de Küresel Güney finansallaşmanın yükselişini deneyimledi. Kuzey’de finans sermayeyi yeni hiper-kârlı sektörlere (platform kapitalizmi ve teknoloji gibi) kanalize ederken, Güney’de finansta borçlanma dinamiği ve ardından sermaye uçuşu gerçekleşti. 2015 yılında ABD Merkez Bankası, ABD ekonomisini desteklemek için dünyanın geri kalanından para çeken federal fon oranını (mevduat kurumlarının krediler için birbirlerinden tahsil ettiği gecelik oran) artırarak ABD Doları’nı güçlendirme politikasını benimsedi. Bu tür politikaların sonucu olarak, Birleşik Devletler, küresel sermayede “yükselen piyasalar” planından on yıldan fazla bir süre sonra sermayenin varış noktası olarak lider rolünü geri kazandı. 2018 yılında net sermaye girişinin en yüksek olduğu üç ülke ABD (258 milyar dolar), Çin (203 milyar dolar) ve Almanya (105 milyar dolar) oldu. Amerika Birleşik Devletleri, büyük ölçüde ABD Merkez Bankası’nın yüksek faiz oranları politikası nedeniyle dünyanın likiditesinin büyük bir bölümünü çekti ki, bu da sermayeyi Küresel Güney’den Küresel Kuzey’e çekti.

Finansın toplum ve ekonomi üzerindeki derinleşen gücü üç sonuca yol açtı: Ekonomik olarak borçlu Güney ülkelerinin politik bağımlılığı, ekonominin Küresel Kuzey’de üretim sektörlerinin durgunluğu ve sermaye çıkarını insan ihtiyaçlarının önüne koyan dünya sisteminin kronik dengesizliği. Koronavirüs’ün ortaya çıkışı bu süreci hızlandırdı. Çin küresel üretimin merkezi haline geldi; Çin’de üretimin durması ve sanayi üretiminin % 15 azalması (bir önceki yılın performansına kıyasla), Küresel Kuzey’deki büyük bankalara likiditenin sadece küresel tedarik zincirini değil, aynı zamanda toplam küresel talebi canlandırmasının nasıl beklendiğini anlamayı zorlaştırıyor.

ABD’nin Düşüşünün Hızlanması

Giovanni Arrighi, “Adam Smith Pekin’de: 21. Yüzyılın Soykütüğü” (2007) adlı eserinde artan ve hızlanan finansallaşma sürecinin ABD hegemonyasının krizinin göstergesi olduğunu öne sürüyor. Amerika Birleşik Devletleri, Avrasya’da Çin’e karşı egemenlik kurmak için kimi bağlantısız devletlere (İran ve Venezüella) karşı melez bir savaş başlattı ve finansal gücünü bu süreç için ve müttefikleri üzerindeki üstünlüğünü yeniden kurmak için kullandı. Ancak bu durum, Washington’un tekbaşınacılığının zayıflığına işaret ediyor.

Bu pandeminin ağırlaştırdığı sağlık krizi ve insani kriz, özellikle virüsü kendi sınırları içinde kontrol edebilen ve daha sonra sınırlarını aşan insanlara yardım etmek için uzmanlığını ve kaynaklarını kullanan bir devlet olarak Çin’in rolünü güçlendirdi. Öte yandan, Trump’ın insani felaketten önce ekonomiye “özen” göstererek kendi insanlarına karşı takındığı duygusuz tavır, ABD’ye tipik olarak uysal olan G20 aracılığıyla bile herhangi bir yanıt verememesinden dolayı ABD liderliğinin düşüşünü açıkça gösterdi. Gelecekte ne olacağına dair netlik olmasa bile – ister Asya Yüzyılı’na, ister çift kutuplu ya da çok kutuplu bir döneme girmiş olalım – liberal Batı medeniyetinin, dünyanın kendi bölgesindeki halkının ihtiyaçlarına bile cevap veremediği aşikar.

Emeğe Karşı Dijitalleşme

Teknoloji sektöründe sermayenin yoğunlaşması fark edilmelidir. Bu durum en az iki önemli tartışmayı gündeme getiriyor: Birincisi, yüksek teknoloji şirketlerine odaklanmış spekülatif bir varlık balonu oluşması ve ikincisi, hem küresel kapitalizmin dünyadaki etkisini artması hem de insanları yönetmek için kullanılan verilerin kontrolüne izin verilmesi. “”Platform kapitalizmi”nin – veya internet tabanlı platformlara dayanan ekonomik faaliyetin – ve büyük verilerin toplanması ve analizinin katlanarak büyümesi yeni bir tüketim mantığı üretmektedir ki, bu Dördüncü Sanayi Devrimi olarak bilinen şeyin önemli bir parçası. Bu platform kapitalizmi tüketici ihtiyaçlarını şekillendiriyor ve yönlendiriyor, yeni öznellik biçimleri üretiyor ve hatta siyasi kimliklerin yaratımına müdahale ediyor. Sosyal aktivitenin atomizasyonu yoluyla kişiselleştirmenin genel oluşumu, dünyada olmanın yeni yollarını yaratıyor.

Küresel salgın ve dünyanın büyük bölgelerinde meydana gelen kilitlenme, platform kapitalizminin gelişimi için elverişli. İnterneti kullanarak uzaktan çalışma, karantina sırasında çalışmaya devam etmenin bir yolunu sunuyor. Google, Amazon, Facebook ve Zoom evden çalışmayı mümkün kıldı ve bunun dünya işçileri için faydalı olduğunu ileri sürdüler. Örneğin, zamanımızı daha özgürce kullanabileceğimizi ve – esnek sözleşmelerle – işleri daha sık değiştirebildiğimizi ileri sürüyorlar. Tabii ki, kapitalizm altındaki işçiler için yaşam boyu istihdam fikri artık anakronik bir hal aldı ve esnek çalışma, neoliberalizmin bu döneminin paradigması haline geldi. Uzaktan gerçekleştirilmesi mümkün olan işler arasında, bu model aynı zamanda uzaktan çalışırken, telafi edilmemiş işgücü yükünün arttığını da göz ardı ediyor – Kriz nedeniyle okul dışında olan çocukların ve hastalanma riski artan aile üyelerinin bakımı gibi. Ayrıca, platform kapitalizminin bu evde kalma döneminin ortasında oynadığı merkezi rol işgücünü sermayenin dizginsiz çıkarlarına tabi kılan neoliberalizmin gündemini – özellikle işgücünün bölümlere ayrılması ve işçilerin parçalanması – ilerletiyor.

Neoliberal Devletin Krizi

Neoliberal devlet sistemi, kendi modelinin yarattığı sorunları çözemediğini gösterdi. Örneğin 2008’de ABD’nin önderliğindeki neoliberal devlet sistemi, mali sisteme ve özellikle büyük şirketlere (General Motors gibi) çok büyük miktarda sermaye pompalamak için acele etti. Bu müdahale “finansal Keynesçilik” ya da finansal firmalar tarafından neoliberal projeyi teşvik etmek ve fayda sağlamak için tasarlanan mimariyi sürdürmek için devlet müdahalesi olarak biliniyordu. Altta yatan meseleler – pahalı ve sürdürülemez krediyle yaşayan milyarlarca insan için gelir eksikliği – ele alınmadı.

Birçok ülkede, itibarsız neoliberal ve “üçüncü yol” (veya merkezci) politikacılar aşırı sağ ve neo-faşistlerin projelerine yol verdi. Bolivya’nın eski Başkan Yardımcısı Álvaro García Linera, kapitalizmin bu evresine zombi neoliberalizmi – nefret ve kızgınlığı destekleyen neoliberal bir proje – adını veriyor. Bu zombi neoliberalizmi bağlamında burjuva devleti krize girer, çünkü halkın demokratik taleplerini – isterse tek başına ele alsın – neo-faşist otoritarizmin zaten çılgınca olan liberal demokratik kurumları gölgede bırakmasıyla, “istisna hali” baskın geliyor. Politik teorisyen William Davies, krize kemer sıkma ve mali titizlik politikalarını derinleştirerek ve özellikle Küresel Güney’de daha fazla borçluluk dayatarak yanıt veren neoliberalizmi tanımlamak için cezalandırıcı neoliberalizm terimini kullanıyor. Davies’in deyişiyle bu, “hükümetlerin ve toplumların kendi halklarının üyelerine karşı nefret ve şiddeti serbest bıraktığı melankolik bir duruma” yol açıyor.

Çeviri: Yeliz Erdem

* Yazının orijinali, “The Austerity Virus” başlığıyla 11 Mayıs 2020 tarihinde socialisteconomist.com’da yayımlanmıştır. Tercüme Odası sayfasında yayımlanan içerikler, Devrim dergisinin yayın politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.

Dövizle destek olmak için Patreon üzerinden bağış yapabilirsiniz.
Türk Lirasıyla destek olmak için Kreosus üzerinden bağış yapabilirsiniz.
Devrim dergisini dijital ya da basılı olarak edinmek, abone olmak için Shopier’daki mağazamıza göz atabilirsiniz.