Marksizm elbette dinsel yanılsamalar ile mücadeleyi başlangıç noktası olarak görmez. Çünkü insanların bu (ve öbür) dünyayla ilgili yanılsamaları, üretim ilişkilerinin belirlediği gerçek yaşam koşullarının ürünüdür; maddi varlık koşulları değiştirilmediği sürece, bu koşulların ürünü olan yanılsamaları ortadan kaldırmak mümkün olmayacaktır.

Koronavirüs salgının tüm dünyayı etkisi altına aldığı olağanüstü zamanlardan geçiyoruz. Kimileri çalışmanın durmaması buyrulan iş kollarında çalıştığı için ekstra önlemlerle bu sıkıntılı süreçte iş yerlerine gidip gelirken, diğer taraftan evden çalışabilen, ücretli/ücretsiz izne ayrılan yahut çalışmayanlar da evlere kapanmış durumda.

Olağanüstü bir dönem olduğunu söyledik, böyle dönemler şüphesiz “olağan dışı” tartışmaları da gündeme getiriyor. Kimileri kapitalizm bitti diyor örneğin, böyle kendi başına, sessiz sedasız bitmesi pek mümkünmüş gibi. Öte yandan post-apokaliptik kurgular da pek revaçta, artık eskisi gibi olmayacak bir dünyanın farklı farklı imgeleri çiziliyor. Kurgu fantezi ile kol kola girmiş, distopya komplo ile, dört bir yandan insan zihnini kuşatıyorlar.

Böylesi ortamlarda boş inançların artışı da şaşırtıcı değil elbet. İnsanların kaygılarını azaltmak için görece seküler sayılabilecek boş inançlara yöneldiği bir veriyse, diğer bir veri de dinselliğin de çok daha büyük bir hızla artışa geçtiğidir. Bu egemenlerin de işine gelmiş olacak ki, Nisan ayının son günlerinde “sesi çağlar öncesinden gelen” bir zata, din merkezli bir tartışmanın fitilini ateşletmeyi seçtiler.

Hal böyleyken, Roland Boer’un Marksizm-teoloji ilişkisini ele aldığı eseri Dinin Eleştirisi’nin dilimize kazandırılmasının bugünlere denk gelmesi bir şans sayılabilir. Marksistler olarak Marksizm-teoloji ilişkisine dair tartışmalarımıza bir vesile olabilir.

Dinin Eleştirisi

Kitabın içeriğine dair ayrıntılara geçmeden evvel bir noktaya değinmek yararlı olabilir. Her ne kadar Roland Boer’un kitabının bir alt başlığı “Marksizm ve Teoloji Üzerine” olsa da, Dinin Eleştirisi kitabı, tam boy bir “Marksizmin dine bakışı” kitabı sayılamaz. Hatta tümüyle bundan farklıdır. Boer’un da belirttiği gibi, kitapta yapmayı amaçladığı şey, bazı Marksist eleştirmenlerin din, özellikle de Hıristiyanlık hakkındaki yazdıklarına, ki bunların bazıları gerçekten kıyıda köşede kalmış metinlerdir, eleştirel bir yorum getirmektir. Boer bunu yaparken, hem söz konusu isimlerin metinlerini inceliyor hem de bu metinlerin nerede eksik veya hatalı olduğunu göstererek kendi konumunu oluşturmaya çalışıyor. Başka bir deyişle, bu Marksist yorumcuların eserlerinden hareketle kendine ait yolu çizmeye çalışıyor.

Boer’un kitapta işlediği konuları genel olarak üç ana gruba ayırabiliriz: Diyalektik, İncil’e yönelik incelemeler ve dinin geçiş anı.

İlk olarak Boer, Lucien Goldmann ve Fredric Jameson’ın yorumları üzerine yoğunlaşıyor. Goldmann, Jansenizm ve Pascal üzerine olan bir kitabında diyalektik açısından ilginç bir noktaya değiniyor: Boer’un adlandırması ile; inayetin diyalektiği.

Bu diyalektik, en parlak biçimde birbiriyle yakından ilgili iki çelişkide ortaya çıkıyor: Seçilmiş ile Lanetlenmiş kutuplar arasındaki çelişki ile dünyayı reddettiği halde onun içinde yaşamak arasındaki çelişki. İlk çelişkide kendimizi Seçilmiş ile Lanetlenmiş’in arasında olmak gibi imkânsız bir durumda buluyoruz. İkincisinde ise çelişkinin her iki tarafının da doğru oluşundan köklü bir gerilim doğuyor çünkü dünyada yaşıyor olmamıza karşın onun parçası değiliz.1Dinin Eleştirisi, Roland Boer, Çeviren: Deniz Ali Gür, Ayrıntı Yayınları, s. 29.

Boer’un Jameson’ın eserinde yoğunlaştığı alan ise temel olarak ideoloji ve ütopyanın diyalektiği üzerine. Jameson her ne kadar teolojinin aşıldığını düşünse de Boer, Jameson’ın açtığı tartışmaları teoloji üzerinden de yürütmenin imkanlarına dair bir alana yöneliyor.

İkinci alan ise bir biçimde İncil’i inceleme nesnesi haline getiren isimlerle ilgileniyor. Burada karşımıza Rosa Luxemburg ve Karl Kautsky çıkıyor. Bir anlamda Engels’ten sonra ilk kez, Luxemburg ve Kautsky, Marksist bir perspektif ile erken Hıristiyan toplumunu ve kilisenin tarih içindeki gelişimini deneysel bir girişimle konu ediniyor. Deneysel diyoruz, çünkü her iki isminde eseri, büyük eksikliklerle malul. Son olarak bu alana Marksist olmamakla birlikte Julia Kristeva dahil oluyor, onun incelemeleri tarihsel bir inşadan ziyade metni neyin işler kıldığı ile ilgileniyor.

Son kısım ise Boer’un dinin geçiş anı dediği kavramı konu ediniyor. Burada Alain Badiou’dan Giorgio Agamben’e, oradan da György Lukacs ve Raymond Williams’a bir dizi sıçrama yapan Boer, kimi siyasal kavramların nihai kaynağının teoloji olmadığını göstermeye çalışıyor. Diğer bir deyişle, bu kavramların uzun ve çeşitli tarihinde, teoloji ve dinsel kullanım, sadece bir geçiş anını temsil ediyor.

Marksizm: Seküler mi, Anti-Seküler mi?

Başlık ilk bakışta saçma gelebilir. Fakat Boer’un kitaptaki ilginç tezlerinden biri de Marksizm’in hem seküler hem de anti-seküler bir proje olduğudur. Elbette hemen belirtelim, Boer burada sekülarizmin yaygın anlamının dışında bir anlamını kullanmayı tercih ediyor. Ona göre sekülarizm, kavram ve referans noktalarını bu dünyadan ve bu çağdan alan bir yaşam, düşünme ve eyleme tarzıdır.

Peki Marksizmin hem seküler hem de anti-seküler olması ne anlama gelmektedir? Boer’dan uzunca bir alıntı yapalım:

Marksizm analiz ve eyleminin kavramlarını bu dünya ve bu çağdan, yani kapitalizmden almaktadır. Onun çelişkilerini görüp çöküşünü gerçekleştirmek amacıyla kapitalizmin daha derindeki mekanizmasını, onun üretim ve dolaşım biçimlerini, sınıf ve sınıf çatışmasını, kurum ve ideolojilerini anlamaya çalışmaktadır. Bu anlamda iyice sekülerdir. Ancak Marksizm aynı zamanda bu çağa ve bu dünyaya adanmış değildir. Ne münasebet! Her ne anlama geliyorsa sosyalizm ya da komünizm adına bu kapitalist çağın sona ermesini hedeflemektedir. Bir başka deyişle bir gelecek dünyaya, bir biçimde daha iyi olacağı umulan bu çağın ötesinde bir çağa bakmaktadır. Bu nedenle analiz ve eyleminin kavramlarını aynı zamanda bir diğer dünya ya da çağdan aldığı söylenebilir. Marksizm bu bağlamda dosdoğru anti-sekülerdir de.”2A.g.e., s. 206-207.

Sonuç Yerine

Boer, Dinin Eleştirisi kitabında güncel tartışmalara da referans olacak kimi noktalara parmak basarken, diğer taraftan kritik sayılabilecek bir sınırda gezinmeyi de seçiyor. Marksizmin teolojiye bakışı pek de kolay sayılmayacak bir konu, üstelik işin içine siyasal boyut da girdiğinde kolaycı çıkarımların hataya sürüklemesi pek çabuk oluyor.

Boer genel olarak bu sınırı korumaya özen gösterse de yer yer bunun dışına çıktığı örnekler de var. Sürekliliğe yapılan aşırı vurgu, çoğu durumda kopuşun dinamiklerini anlamayı güçleştiriyor. Sonra örnek olsun, bazıları için Aydınlanma gibi insanlığın bir büyük kazanımı, kolaylıkla üzerinden atlanacak bir olaya dönüştürülüyor. Boer’un bunu yaptığını söylemek tabi ki haksızlık olacaktır, fakat ilgilendiği konu özelinde, bunun “postmodern” dünyanın ideologları arasında artık bir kaide haline geldiği sanırım iddia edebiliriz.

Marksizm elbette dinsel yanılsamalar ile mücadeleyi başlangıç noktası olarak görmez. Çünkü insanların bu (ve öbür) dünyayla ilgili yanılsamaları, üretim ilişkilerinin belirlediği gerçek yaşam koşullarının ürünüdür; maddi varlık koşulları değiştirilmediği sürece, bu koşulların ürünü olan yanılsamaları ortadan kaldırmak mümkün olmayacaktır.3Erkin Özalp, “Marksizm ve Din”, Gelenek, Sayı: 90, Ekim 2006. Fakat diğer taraftan Marksizm, insanlığın karanlığa karşı giriştiği mücadelenin ve tüm kazanımlarının da mirasçısıdır. Mücadelesinde bu ögeler vurgulanmadan, insanlığın evrensel birikimine yaslanmadan yol alması pek mümkün değildir.

Şeyler bugün karşımızda, çoğu kimseye soğuk ve sert gelebilecek, apaçık, keskin bir ışıkla parlamaktadır; Marx’ın öğretisinin ışığı vurmakta üzerlerine.”4György Lukacs, Avrupa Gerçekçiliği, çev. Mehmet H. Doğan, İstanbul: Payel Yayınları, s. 7.

Ya da şöyle söylemek mümkün: bu karanlık yolu yalnızca Marksizm aydınlatır!

Notlar:

[1] Dinin Eleştirisi, Roland Boer, Çeviren: Deniz Ali Gür, Ayrıntı Yayınları, s. 29.

[2] A.g.e., s. 206-207.

[3] Erkin Özalp, “Marksizm ve Din”, Gelenek, Sayı: 90, Ekim 2006.

[4] György Lukacs, Avrupa Gerçekçiliği, çev. Mehmet H. Doğan, İstanbul: Payel Yayınları, s. 7.

Dövizle destek olmak için Patreon üzerinden bağış yapabilirsiniz.
Türk Lirasıyla destek olmak için Kreosus üzerinden bağış yapabilirsiniz.
Devrim dergisini dijital ya da basılı olarak edinmek, abone olmak için Shopier’daki mağazamıza göz atabilirsiniz.
Cem İnan
Yazar