Serbest piyasa ekonomisinin Koronavirüs salgınıyla mücadelede yarattığı dezavantajlarla ilgili Leigh Phillips’in değerlendirmesini Devrim dergisi okurlarıyla paylaşıyoruz.

Eğer tedavi üretmek ilaç firmaları için kârlı değilse tedavi üretmeyeceklerdir. Halk sağlığını kârın üzerine koyan bir kamu sektörüne yatırım yapmazsak Koronavirüs’e ve gelecek enfeksiyon hastalıklarına karşı savaşı kazanamayız.

Wuhan’daki Koronavirüs salgını üzerine yapılan aralıksız haberler arasında Nature dergisinden bir alıntı dikkat çekiyor. Alıntı, bu virüs ailesi üzerine çalışan dünyanın ileri gelen yapısal biyoloji uzmanlarından Rolf Hilgenfeld’e ait. Hilgenfeld: “Bu yeni virüsten etkilenen enfekte insan sayısı, SARS ve MERS (Koronavirüsle bağlantılı önceki salgınlar) de dahil edilirse 12.500’ün altında. Bu yeterli bir piyasa değil. Vaka sayısı çok az. İlaç şirketleri bununla ilgilenmiyor” diyor dergiye verdiği röportajda.

Çin hükümeti daha Wuhan ve etrafındaki şehirlerde, yeni 2019-nCoV virüsünün hayvanlar üzerinde ilaç testlerinin ilk aşamasına başlamak için, feng cheng [karantina – ç.n.] uygulamasını başlatırken, Hilgenferd Hubei bölgesine doğru yola çıkmıştı bile.

Hilgenfeld’e preklinik testler en erken ne zaman tamamlanabileceği ve nihayet, pozitif sonuçlar varsayarak, hastalığa verilecek bu yanıt ne kadar sürede dağıtıma çıkabileceği soruldu. Ancak verdiği cevap bu soruların önemli noktayı kaçırdığını öne sürüyordu çünkü bu süre zarfında etkili bir ilaç hazır olabilirdi ama bunun için çok geç kalınmış olma ihtimali de olacaktı. Çünkü esas sorun şu ki, ilaç hazır olduğunda salgın çoktan bitmiş olabilir.

Peki neden bir şirket sonunda hasta bulamamayı göze alıp ilaca devasa yatırımlar yapsın?

Genel olarak Koronavirüsler üzerine araştırma yürütme ve diğer virüslerle birlikte grip olarak bildiğimiz hastalığın sorumlusu olan pek çok Koronavirüs çeşidi için antiviral terapiler geliştirme ihtimali mevcut, ki bunların aslında, diğer virüs çeşitleriyle birlikte, soğuk algınlığına sebep olduğu biliniyor.

Bu çeşit bir hazırlık çalışmasının gerekliliği, Hilgenfeld ve Hong Kong Üniversitesi’ndeki mikrobiyolog meslektaşı Malik Peiris’in son derece patojenik Koronavirüsler, özellikle SARS ve MERS salgınları, üzerine yapılan on yıllık araştırmadan edinilmiş derslerle oluşturulmuş 2013 tarihli inceleme yazısında açıkça savunulmuştu. Bu yazıda, aşı geliştirmeye yönelik bazı araştırmalar ve hayvan modelleri üzerinde değerlendirmeler de dahil SARS Koronavirüs’ün fonksiyonu ve yapılarındaki büyük ilerleme kaydedilmişti.

Ancak salgın 2005’te geçtikten sonra ne SARS-CoV aşılarını geliştirmek için ortada bir sebep kalmıştı ne de Antiviral (virüsün çoktan enfekte ettiği insanlar için) geliştirmek için para. Salgının geçmesi ilaç firmaları için ortada bir kar kalmamış demekti.

Bu sadece özel sektörle alakalı değil. Hilgenfeld konuyu finansman sağlayan kamu kurumlarına da taşıdı. Neden böyle olduğunu açıklamadı ama biz yapabiliriz: Zenginlerin ve kurumlara kesilen verginin insani gereksinimlerden daha öncelikli olduğu neoliberalleşmiş kamu sektöründe konu yalnızca “birkaç bin insanı” öldüren hastalıklar olunca “dolapların tam takır olması şaşırtıcı değil.”

Belki de bu yeterince makul. Belli büyüklükteki bir pasta için dolaştırılacak çok fazla düzgün büyüklükte dilim var. Hilgenfeld daha virologların kendilerinin bile SARS benzeri bir virüsün tekrar ortaya çıkma tehdidini yeterince ciddiye almadıklarını kabullendi.

Fakat sonra 2013’te 850 insanı öldüren MERS Koronavirüs’ü vurdu. Araştırmacılar ve kamu sağlığı yetkilileri bu hastalık ailesindeki potansiyel tehdidin artık bilincindeydiler.

2016’da University College London’da enfeksiyon hastalıkları ve uluslararası sağlık profesörü Alimuddin Zumla bir yazısında MERS salgını sonrası devam eden Koronavirüs tehdidinin, anti Koronavirüs ilaçları geliştirmeye yönelik engelleri aşmak için “altın bir fırsat” sunduğunu öne sürdü. Klinikçiler, virologlar ve ilaç geliştiricilerden oluşan uluslararası bir iş birliği ağının oluşturulması için çağrıda bulundu. Siyasi bağlılıkla desteklenen bu insanların “vitro”da (yaygın olarak test tüpü deneyi olarak bilinir) ve hayvan modellerinde hali hazırda güvenilir ve işlevli olduğu kanıtlanmış anti-Koronavirüs ilaçları üzerine klinik deneyler yürütmeleri bekleniyor.

Zumla, Hilgenfeld’in azalan yeni hasta sayılarının klinik deney yürütmeyi zorlaştıracağı yönündeki endişelerini tekrar dile getirdi. Ayrıca antiviral ilaç geliştirmek için ilaç firmalarına yapılacak endüstriyel teşvikin de azalması bunun sonucuydu. Ağırlıklı olarak Orta Doğu ile sınırlanmış MERS vakaları buna yardımcı olmadı. Bunların yanında daha hafif enfeksiyonlar, diğer daha az patojenik, bildiğimiz soğuk algınlığına yol açan Koronavirüsler için antiviral geliştirmeye yönelik endüstriyel teşvik de daima yetersiz kaldı.

Emin olmak adına, Koronavirüslere özgü ilaç geliştirmeyi zorlaştıran başka önemli sorunlar var. Hepsinden önce, bu virüsler en çok çeşide sahip ve çok hızlı mutasyona uğrayabilen virüs gruplarından ve bu virüslerde yeni yapılar önceden kestirilemeyecek şekilde ortaya çıkabilir. Bu, var olan Koronavirüsler için etkili olan ilaçların yenilerinde de etkili olamayabileceği demek. SARS ve MERS için gen aktarımlı fareler ve insan dışı primatlar gibi hayvan modelleri kullanılan deneyler yalnızca az sayıdaki Seviye-3 (yüksek güvenlikli) laboratuvarlarda yapılabiliyor ve aslında teknik olarak ön araştırmadan öteye geçemiyorlar. Ancak Zumla özellikle bunun düşük endüstriyel teşvikten kaynaklandığını öne sürüyor.

Amerikan Gaziler Sağlık İdaresi’ndeki Milli Enfeksiyon Hastalıkları Servisi müdür yardımcısı Shantini Gamage 2009 tarihli bir afet tıbbı kitabında önceden bu patojenlerle ve salgınlarla ilgili elde edinilen bilgiler ışığında Koronavirüslerin kendine has zorluklarını belirtiyor. Hatta, buna rağmen eğer araştırma başarılı olsa bile, ABD’de klinik deneyler, onay ve pazarlama sürecinin yaklaşık sekiz seneyi bulması hâlâ bir mesele.

Ancak bir kere daha, Gamage burada piyasanın tıkanmasının kaçınılamaz olduğunu belirtiyor. SARS ve MERS gibi Koronavirüsleri hatırlatarak kamu sektörünün öncülük etmeyeceği bir durumda savaşı kazanamayacağımızı vurguluyor: “İlaç geliştirmenin yüksek maliyeti, bir hastalığın başlangıcındaki vaka sayısının azlığı ve epideminin bitme olasılığı düşünüldüğünde ilaç firmalarının hükümet müdalesi ya da teşviği olmadan bir keşif sürecini başlatmaları dahi düşük ihtimal kalıyor.”

İyi haber ise Hilgenfeld, kendisi ve iş arkadaşlarının piyasa aktörlerindeki bu ahlak dışı umursamazlığın arasında bir yol bulduğunu düşünüyor. Yalnızca Koronavirüslere değil, entero virüslerin geniş ailesine karşı aktif olan karışımlar geliştirdiler.

Her yıl 500.000 civarı çocuk; el, ayak ve ağız hastalıklarına sebep olan enterovirüs-71’e yakalanıyor. Ve eğer bir şey bu hastalıklar için onay alabiliyorsa, araştırmacılar aynı ilacın bir sonraki Koronavirüs salgınında kullanılabileceğini ön görüyorlar.

Yarım milyon vaka artık piyasanın ilgisini çeker hale gelir. Hilgenfeld dergiye verdiği röportajda “Büyük ilaç firmalarını dahil edebiliriz” diyor. Umuyoruz ki haklı olsun. Koronavirüs tedavisiyle büyük ilaç firmalarının kâr zorunluluğunu rastlaştıracak yolu bulduğu için Hilgenfeld’i tebrik ediyoruz. Ancak neden araştırmacılar kendilerini kâr getirme zorunluluğunu karşılamak için bir açmazın içine koysunlar ki, üstelik halk sağlığı gibi bir alanda? Peki ya halk sağlığı araştırmasında, geliştirmesinde ve dağıtımında belli bir alanda kâr sağlayabilecek gerçekten hiçbir yol olmazsa ne olacak?

Gerçekten iyi haber ise en azından bu yeni virüsün daha orta düzeyde bulaşıcı ve ölüm oranları SARS ve MERS’e kıyasla çok daha düşük. Ancak gelecekte bir noktada bunun daha bulaşıcı ve öldürücü olanı da olacak.

Bütün bunların yanında, halk sağlığı yetkilileri ve araştırmacılar, serbestçe bilgi aktarımı, egoların bir kenara konulması ve sosyal medyanın araştırmacılar arasındaki iletişime gerçek zamanlı olarak izin vermesi gibi eşi benzeri görülmemiş gelişmeleri kutluyorlar. Bilim insanları zamanla yarışıyor. Dergiler bazı ilgili makalelerini serbestçe kullanıma açıyor. Araştırmacılar açık kaynaklı ve illegal Sci-Hub sitesini kullanarak Koronavirüs’le alakalı tamamen erişime açık ve ücretsiz 5,000 bilimsel makale paylaştı. Bu çabayı başlatanların manifestosu ise şuydu:

“Dünyadaki bilim adamlarını, tam da küresel bir insani krizin ortasında bir ödeme duvarıyla bölmek, kabul edilemez ve affedilemez bir suç ve açgözlülüktür.”

Paleontolog ve The Revolution in Open Science yazarı Jon Tennat’ın da ortaya koyduğu üzere, “şeffaf yürütülen bilim hayat kurtarır. Bütün bu pazar fazlası iş birliği – ya da dayanışması, bizim sol siyasette bencillikten uzak bu derin hümanizmi tanımlarken kullandığımız terim- kimsenin kâr için hiçbir şey yapmadığı, basitçe özgürlüğün kolektif gelişimi için birbirine hizmet verdiği daha iyi bir dünyanın geleceğinin göstergesi.”

Diğer bir iyi haber, SARS salgını esnasındaki ağır kanlılığı ve gizliliği sebebiyle çokça kınanan Çin hükümeti dersini almış görünüyor. Ülke, Dünya Sağlık Örgütü tarafından bu salgınla baş ederken gösterdiği şeffaflık, hız ve kabiliyet sebebiyle övülüyor. (New York Times’ın yeni röportajında yetkililerin daha fazlasını yapabileceği iddia edilmesine rağmen.) Buna ek olarak, SARS salgını sonrası ve Batı Afrika’da ebola ile mücadelede yaşanılan zorlukların devamında Uluslararası Şiddetli Akut Solunum ve Gelişen Enfeksiyon Konsorsiyumu(ISARIC), Gelişen Hastalıkların Klinik Değerlendirmesi ve Tepki Ağı(EDCARN), Enfeksiyon Hastalıkları Hazırlığı Küresel Araştırma İş birliği (GLOPID-R) ve Dünya Sağlık Örgütü Araştırma ve Geliştirme (WHO R&D Blueprint) gibi pek çok yeni uluslararası küresel iş birlikleri kuruldu. Bu kuruluşlar kamu- özel sektör ayrımında her ikisini de desteklerken kendi araçlarına bırakılmış bir pazarın bunun gibi yeni tehditlerle baş etmede yetersiz olduğunu da kabul ettiler. Böyle iş birliklerinin, bağlantıların ve mekanizmaların kurulması uzun süredir kamu sağlığı çalışanlarının önde gelen önerilerindendi.

Bu şüphesiz topluca atılmış bir adımdı. Bu piyasa başarısızlığından bağımsız olarak 2017’de, epidemi önleyici aşı ve antiviral geliştirmek için kurulan bağlantılardan bir diğeri de kâr amacı gütmeyen yarı özel yarı kamu kuruluşu Epidemi Hazırlık İnovasyonları Koalisyonu (CEPI). Geçen hafta, 2019-nCoV için aşı geliştirmeye yönelik üç farklı yolu değerlendirmek adına Queensland Üniversitesi laboratuvarı, Milli Alerji ve Enfeksiyon Hastalıkları Enstitüsü ve iki küçük biyo-teknoloji firması Moderna Inc. ve Inovio Pharmaceuticals’a 12,5 milyon dolar bağış yaptığını duyurdu. Aşının insan testine normalde bu gayretlerin aldığı yıllardan çok daha az sürede, 16 haftada hazır olmasını hedefliyorlar.

Ancak CEPI’ın koordine ettiği strateji bile beklenmedik zorluklarla yüzleşemiyor. Bir sonraki adımda, aşının toplu üretiminde, CEPI’ın baş edebileceği kaynaklarının olmadığı yeni bir zorluk ortaya çıkacak. Science dergisine göre Inovio’nun imkanları yıllık 100.000 doz, Queensland’deki araştırmacılar bunun dört katı ve Moderna 100 milyon doz üretebilir. Bu çok gibi görünse de en kötü senaryoda insan nüfusuna yetebiliyor olmanın çok uzağında olacak.

Moderna ve Inovio stokları bu açıklamanın sonucunu kötü bir şekilde tecrübe etmiş olabilirler. Ancak Uluslararası AIDS aşı inisiyatifi başkanı ve Amerikan ilaç firması devi Merck’in son ebola salgınındaki aşı anlaşmazlığı sırasında yönetici olan Mark Feinberg’in de Tıp Haberleri sitesi Stat’ta uyardığı üzere “tahminler ve gerekli iş miktarı, yatırımının karşılığını bekleyen yatırımcıyı ilgisinden ve esas işinden uzaklaştıracak.”

Bu yalnızca Koronavirüslerin ya da başka yeni gelişen enfeksiyon hastalıklarının karşılaştığı bir problem değil. Bu sayfalarda daha önce bahsedildiği üzere, insanlığın yüzleştiği bakteriyel antibiyotik direnci –ki bunun modern tıbbı alt etme potansiyeli de var çünkü ameliyatlardan kateterlere, enjeksiyonlardan pek çok reçete yazma prosedürüne kadar pek çok pratik, antimikrobal korumaya muhtaç- krizi temel olarak yeterli kâr sağlayamayışın problemi. Başarılıysa, antibiyotik alma süreci en fazla birkaç hafta veya ay sürüyor, sonrasında hasta tedavi oluyor ve bu ilaçları almayı bırakıyor. Yalnızca kronik hastalığı olanlar düzenli bir şekilde hayatları boyunca bu ilaçları almak durumundalar. Bu sebeple pek çok büyük ilaç şirketi antibiyotik araştırmalarından ve üretiminden 30 seneden fazla bir süre önce çekildi.

Antifungal tedaviler de aynı kâr sağlama zorluğuyla karşı karşıya. 2019 tarihli uzun bir New York Times yazısında gazeteciler Matt Richtel ve Andrew Jacobs, son beş yılda bütün dünyaya yayılan fungus candida auris isimli neredeyse bütün antifungal ilaçlara dirençli mantarı inceliyorlar. Bu mantardan enfekte olanların yarısı doksan gün içinde ölüyor. Bunun sonucu, bu mantar ünlü bir İngiliz tıp merkezinin yoğun bakım merkezini kapatmasına dahi sebep olmuş.

Ve bu problemin büyüklüğüyle ilgili yazıda, yazının belkemiği olarak şaşırtıcı bir şekilde yeni antifungal unsurların keşfindeki kronik yatırım eksikliği seçilmiş çünkü pek çok şirket antifungal ilaçlara yatırım yapmıyor, daha kazançlı alanları tercih ediyorlar.

2018’de finans devi Goldman Sachs “tedavi olan hastalar sürdürülebilir bir iş modeli midir” isimli bir rapor yayınladı. Analist, Gilead Science’ın yüzde 90’dan fazla iyileşme oranına sahip hepatit C tedavisinin bir güvence masalı vaat ettiğini düşünüyordu. 2015’te ABD satışları 12,5 milyar doları bulduktan üç sene sonra yalnızca 4 milyara düştü çünkü hepatit C piyasası zaman içinde tedavi edilebilir hasta havuzunu harcamıştı. Özellikle enfeksiyon hastalıkları kâr sağlama amacına büyük zorluklar çıkarıyor çünkü “var olan hastaları iyileştirmek ayrıca virüsü yeni hastalara bulaştıracak olan taşıyıcıların sayısını da düşürüyor.” Raporda dendiği üzere kanser, çok şükür böyle bir tehlike arz etmiyor. (Dile getirilmeyen netice de “kansere çare bulmasak daha iyi” oluyor bu haliyle.)

Bunlar ne kadar tiksindirici görünse de sorun sonuç olarak çoğu zaman duyduğumuz gibi kötülük veya ahlaksızlık değil, ahlaki değerlere hiç sahip olmamak. Pazarda, yalnızca kârlı olanı sunulabilir. Bu da insani gereksinimlere tam anlamıyla duyarsız kalmaktır.

Sonuç olarak, bir pazarlama başarısızlığı olarak kabul ettikleri şeye kahramanca cevap veren bu RD&D bağlantıları yalnızca hayırseverliğin gelişmiş bir formudur. Sorunun sistemsel nedenlerini değil semptomlarını tespit eden bir çeşit iyi niyetli, temiz kalpli kurumsal para yardımı denilebilir. Amfizem için hastaya sigarayı bırakmasını söylemeden ilaç vermeye çok yakın bir durum bu.

Bunun yerine -veya buna ek olarak, bu araştırma ağları yalnızca dağıttıkları fonlar nedeniyle önemli değiller- ilaç araştırmaları ve dağıtımları pazarın ahlak yoksunluğunun dayattığı sınırlardan tamamen bağımsız olmalı. Sektör kamusal alana alınmalı ve kârlı rotaların bu para kaybettiren rotayı sübvanse ettiği posta modeli uygulanmalı. Bu durumda, kârlı olmayan ilaç keşfi ve üretiminin masrafları, bunun kârlı olan mukabilleri tarafından karşılanabilir.

Bunlar bir demokratik sosyalistin tahmin edilir boş lafları değil. Aksine, geçen senenin “antibiyotik çarı”, Goldman Sachs’ın baş ekonomisti Jim O’Neill’ın önerileri. O’Neill, ilaç firmalarının millileştirilmesinin antibiyotik direnci krizine en iyi çözüm olduğunu, şimdiki durumu 2008 finansal krizinin İskoçya Kraliyet Bankası’nı millileştirmeye zorladığı durumla karşılaştırarak öne sürmüştü.

Bugün, on sene önce finans sektöründeki acil millileştirmede olduğu gibi ilaç sektöründe de bekleyecek çok vaktimiz yok. Antimikrobal krizle çoktan yüzleşiyoruz. 2019-nCoV hafifleyebilir ancak durum, Koronavirüsler veya ortaya çıkacak diğer enfeksiyon hastalıkları için aynı şey olmayabilir.

Dünya Sağlık Örgütü Acil Programı yöneticisi Micheal Ryan geçen yaz şunları demişti: “Yüksek etkili epidemilerin yeni bir aşamasına giriyoruz.” Onun konuştuğu dönemde, Dünya Sağlık Örgütü dünya genelinde, dokuzu örgütün en yüksek tehlike seviyesinde, 160 vaka tespit etmişti. “Daha önce bu kadar çok acil vakayla karşılaştığımız bir durum olduğunu sanmıyorum. Bu yeni normalimiz, bu olayların sıklığının azalacağını düşünmüyorum.” Bu durum küreselleşmeyle oraya çıkmış artan seyahatlerin ve ticaretin, hızlı şehirleşmenin, Çin ve Hindistan gibi ekonomilerde artan zenginliğin, aynı zamanda iklim değişikliğinin, orman tahribinin ve hayvansal gıda üretiminin kavşak noktası. Enfeksiyon hastalıklarına sebep olan, mücadele ettiğimiz bu ekolojik zorluklara ek olarak 21. yüzyıla uyan bir ilaç sektörüne ihtiyacımız var.

Kısacası serbest piyasa; bilim, tıp ve halk sağlının gelişmesine ket vuruyor.

Çeviri: Ezgi Cengiz

*Yazının orijinali, “The Free Market Isn’t Up to the Coronavirus Challenge” başlığıyla 4 Şubat 2020 tarihinde jacobinmag.org’da yayımlanmıştır. Tercüme Odası sayfasında yayımlanan içerikler, Devrim dergisinin yayın politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.

Dövizle destek olmak için Patreon üzerinden bağış yapabilirsiniz.
Türk Lirasıyla destek olmak için Kreosus üzerinden bağış yapabilirsiniz.
Devrim dergisini dijital ya da basılı olarak edinmek, abone olmak için Shopier’daki mağazamıza göz atabilirsiniz.