Fransa’da kadınlar devrim sürecinde devrimci örgütlenmelere kabul edilmeyip kendi devrimci örgütlenmelerini kurmuşlardır. Fakat sonrasında bu örgütlenmelerin çoğunlukla devrimin en ileri ve radikal unsuru olan Jakobenlerden yana pozisyon aldığı biliniyor.

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü, her yıl daha da kitlesel geçen gece yürüyüşleriyle gündeme geliyor. Son yıllarda ise her ne kadar kent meydanları kadınlara kapatılmaya çalışılsa da, özellikle geçtiğimiz sene kadınların kitlesel gücü saldırıları aşmış ve kadınlar İstiklal Caddesi’ni daha büyük bir coşku ile doldurmuştu. Bu durum moral verici olduğu kadar, kadın hareketinin Gezi Direnişi’nden beri kitleselleşmek adına sorun yaşamadığının da bir göstergesi. Ancak; teslim alınamayan kalabalıkların kazanmak için yeterli olmadığına, bütünlüklü bir strateji ile buluşturulmadan kadın hareketinin bu kitleselliğinin tek başına yeterli olmayacağına ilk sayımızda değinmiştik.1Handan Dolunay, “Kadın Mücadelesi ve Devrim Stratejisi” Devrim, Sayı: 1, Ocak 2020, s. 21-23. Bu sayımızda ise, kadın hareketinin aydınlanmacı köklerini irdeleyecek ve buradan hareketle laiklik başlığının bugün kadın hareketi bütünlüklü bir strateji ile buluşturulurken nasıl bir rol oynayabileceğine odaklanacağız.

Bugün laiklik talebi her ne kadar sokağa çıkan kadınlar tarafından bir mücadele başlığı olarak sahiplenilse de kadın mücadelesinde aktif olan özneler bu başlığa belirsiz bir tutum ile yaklaşıyor. Bu durum ise tarihsel kökleri olan bir tartışmaya, Aydınlanmacılık ile kadın mücadelesinin ilişkisine dayanıyor. Dolayısıyla kadın mücadelesinin Aydınlanmacı köklerini aramak ve sahiplenmek; sadece kadınların tarihsel mücadele miraslarına sahip çıkmak adına değil, mücadeleyi bugün yeniden kurarken üretilecek siyasete sağlıklı bir zemin oluşturması açısından da önem taşıyor. Bu sebeple her ne kadar bir dergi yazısının sınırlarını aşacak bir konu olsa da, öncelikle kadın mücadelesinin ortaya çıktığı Aydınlanma dönemine eğileceğiz.

Avrupa’da I. Dalga Feminizm ve Aydınlanma İlişkisi

Kadınların kendilerini siyasi bir özne olarak tarih sahnesinde var etmeleri 17. yüzyıl İngiltere’si ve 18. yüzyıl Fransa’sında Aydınlanmacı süreçler ile iç içe gerçekleşmiştir. Kadınlar bu dönemde öncelikle devrim süreçlerinde bulunmaya başlamıştır. Sonrasında ise kendi konumlarını sorgulamaya başlayan kadınlar, modernleşme süreçlerinin geri kalanından kopmadan kendi talepleri için kendi örgütlenmeleri ile mücadele etmeye başlar. Bununla birlikte I. Dalga Feminizm ortaya çıkar. Ancak burada bahsedilen elbette pürüzsüz bir ilişki değil. Kadınlara kimse haklarını altın tepside sunmadığı gibi, kadınların talepleri aydınlanmanın en ileri uçları tarafından dahi kolaylıkla kabul görmemişti. Burada belirleyici olan ise aydınlanmanın ve modernleşme sürecinin kadınların kendi konumlarını sorgulamaları için maddi koşulları doğurmuş olmasıdır.

İngiliz feminist Mary Astell “Eğer bütün insanlar doğuştan özgürse nasıl oluyor da bütün kadınlar köle doğuyor?”2 Juliet Mitchell ve Ann Oakley (Ed.). 1998, Kadın ve Eşitlik, çev. Fatmagül Berktay, İstanbul: Pencere Yayınları, içinde Juliet Mitchell. “Kadın ve Eşitlik”, s. 32 şeklinde çok temel bir soruyu dile getirirken, aynı dönemlerde Fransa’da da Mere Duchane “Annem diğer çocukları gibi beni de karnında taşımadı mı?”3 Elisabeth G. Sledziewski. “Dönüm Noktası Olarak Fransız Devrimi,” Georges Duby ve Michelle Perrot (Ed.), 2009, Kadınların Tarihi: Devrimden Dünya Savaşına Feminizmin Ortaya Çıkışı, çev. Ahmet Fethi, İstanbul: İş Bankası Yayınları içinde s. 42 diyerek kadınlar ile erkeklerin eşit miras hakkını savunuyordu. İki farklı ülkedeki bu iki benzer soru aslında aynı durumu işaret ediyor. Aydınlanma’nın eşitlikçi idealleri sayesinde kadınların kendi konumlarını sorgulamasının maddi zemini oluşmuştu. Ancak burjuva devriminin kendi ideallerini sonuna kadar götürmekteki aczi de kadınların kendi haklarını kendi örgütlenmeleri ile aramalarına sebep olmuş, dolayısıyla siyasi bir özne haline gelmelerini sağlamıştı.

Modernleşme süreçlerinde Aydınlanma’nın en ileri uçlarının bile kadınların eşitliğini kolayca kabullenememesi elbette sertçe eleştirilmeli ve burjuva devrimlerinin bu geri yaklaşımı ile hesaplaşılmalı. Ancak burjuva devrim süreçlerinin kendi ideallerini sonuna kadar götürmede sadece kadınların hakları söz konusu olduğunda geri kalmadığı, aksine bunun burjuva devrim süreçlerinin en temel karakteristiği olduğu da Marksistler tarafından biliniyor. Dolayısıyla eşitlik ideallerinin kadınlara aynı oranda yansımamasını kadınlara yönelik sebepsiz bir düşmanlıktan ziyade, burjuva devrimlerin en büyük zaafı olan sınıf karakterinin getirdiği bir acz olarak değerlendirmek daha sağlıklı olacaktır.

Bugün feminist hareketin buraya yaklaşımı böyle bir eleştiri ve hesaplaşmadan ziyade, modernleşme süreçlerinin kadın hareketinin maddi koşullarının oluşmasını sağladığını görmezden gelmeye ve Aydınlanmacı geleneğin toptan reddiyesine varmakta. Bu yaklaşım ise kadın düşmanlığının İslamcı gericilik ile iç içe geliştiği ülkemizde laiklik talebindeki belirsiz ve çekingen bir yaklaşımda somutlanıyor. Ancak burjuva devrimlerinin modern siyaset sahnesini oluşturması ve kadınların Aydınlanmacı değerlerden güç alarak bu sahneye çıkması göz ardı edilmemeli. Kadınlar, Aydınlanma’nın eşitlik idealleri ile kendi konumlarını sorgulamış ve laiklik sayesinde kendi hayatlarını denetleyebilmenin yollarını aramaya başlamıştır. Kadın üzerindeki tahakkümün sorgulanamayan dini referanslar ile gerçekleştirildiği Aydınlanma öncesi dönem son bulmuş, sorgulanamayanlar sorgulanmış ve hatta yıkılmıştı.

Tarihsel olarak birinci dalga feministler modernite ile çatışmalar yaşamalarına rağmen bir kopuş gerçekleşmemiştir. Örneğin, Fransa’da kadınlar devrim sürecinde devrimci örgütlenmelere kabul edilmeyip kendi devrimci örgütlenmelerini kurmuşlardır. Fakat sonrasında bu örgütlenmelerin çoğunlukla devrimin en ileri ve radikal unsuru olan Jakobenlerden yana pozisyon aldığı biliniyor.4 Dominique Godineau. “Özgürlüğün Kızları ve Devrimci Vatandaşlar,” Georges Duby ve Michelle Perrot (Ed.), 2009, Kadınların Tarihi: Devrimden Dünya Savaşına Feminizmin Ortaya Çıkışı, çev. Ahmet Fethi, İstanbul: İş Bankası Yayınları içinde s. 27 Yani birinci dalga feministler her ne kadar kendi hakları için kendi mücadelelerini vermek zorunda kalsalar hatta devrim sürecinde devrimci örgütlenmelerden uzaklaştırılsalar dahi Aydınlanmacı gelenekten kopmamışlardır.

Bugün her ne kadar Aydınlanma ile kadın hareketinin ilişkisi kimi feministler ve sosyalistler tarafından sorgulansa da, muhafazakarlar için aradaki ilişki ve tehlikeler açıkça ortadaydı. Örneğin, devrim düşmanı Edmund Burke devrimi dünyanın o zamana kadar gördüğü en hovarda, en ahlaksız, en azgın manevi sistemi yerleştirmekle suçlarken; evliliği eşit yurttaşlar arası bir sözleşmeye indirip boşanmayı kolaylaştırdığı için dehşete düşmüştü. Hatta devrimi eleştirmeye “kadınlara bizim kadar hovarda olma şansını veriyor” diyerek devam etmişti.5 Elisabeth G. Sledziewski. “Dönüm Noktası Olarak Fransız Devrimi,” Georges Duby ve Michelle Perrot (Ed.), 2009, Kadınların Tarihi: Devrimden Dünya Savaşına Feminizmin Ortaya Çıkışı, çev. Ahmet Fethi, İstanbul: İş Bankası Yayınları içinde s. 41

Osmanlı ve Türkiye Örneği

Osmanlıda da benzer şekilde 19. yüzyılın sonundaki modernleşme arayışları aydın bir kadın kuşağının oluşmasına zemin hazırlamıştı. 1908 sonrasında radikalleşen kadınlar peçeye karşı tepkilerini açıkça gösteriyorlardı. Emine Semiye peçeyi “zavallı İslam kadınlarının yüzündeki siyah ve kalın örtü” olarak tanımlamıştı.6 Şefika Kurnaz, 2015. “Osmanlı Kadın Hareketinin Öncü İsimlerinden Emine Semiye’nin Siyasal Portresi”, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, Kaynak: http://bit.ly/39XmFp9, s. 1999. Bu radikalleşme elbette 1908 sonrasının siyasi ve düşünsel atmosferi ile ilgiliydi. Kadınlar yalnızca laik düşüncelerden etkilenmekle kalmıyordu. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin modernleşmeyi sağlamak amacıyla kadınların iş hayatına katılımını artırmak için özellikle cemiyetler kurduğu ve Batı’dan esinlenerek oluşturdukları yeni aile yapısını oturtmak için kendiliğindenci yaklaşmayıp çaba sarfettiği biliniyor.7 Zafer Toprak, “The Family, Feminism and the State During the Young Turk Period, 1908-1918”, Lila Abu Lughod (Ed.) Remaking Women, Feminism and Modernity in the Middle East. (Princeton University Press, 1998) içinde.

1923 sonrasında ise Cumhuriyet ile birlikte kadınlar seçme ve seçilme hakkı talebi çevresinde örgütleniyorlardı. Avrupa’daki birinci dalga feministler gibi bizim topraklarımızda da bu arayışların Aydınlanmacı eşitlik idealleri ile iç içe geliştiği Kadınlar Halk Fırkası Başkanı Nezihe Muhiddin’in sözlerinden anlaşılabilir: “Kahvehane köşelerinde miskinane esrar çeken birine verilen bu hak kendini müdrik, tahsili mükemmel bir kadından esirgenebilir mi?”8Serpil Çakır, 2013. Osmanlı Kadın Hareketi. Metis Yayınları, s. 130 Açık şekilde bu topraklarda da kadınlar Aydınlanma’dan cesaret alarak tarih sahnesine çıkmaya başlıyordu.

Elbette Türkiye’de de bu süreç pürüzsüz gerçekleşmedi. 1924 yılında KHF’nin kuruluşu reddedildi. Bunun üstüne aynı kadrolar tarafından Türk Kadınlar Birliği kuruldu. İzleyen yıllarda TKB faaliyetlerini sürdürüp Kadın Yolu dergisini çıkarırken, Cumhuriyet gazetesinde kadınların mücadelesi sık sık alay konusu oluyordu. 1927 yılından itibaren ise dernek hükümet baskısı ile karşılaşmaya, etkinlikleri için izin alamamaya başladı. Bu süreç dernekten Nezihe Muhiddin ve çevresindeki radikal ekibin hükümet eliyle tasfiyesi ve derneğin etkisizleştirilmesi ile devam eder.9 Yaprak Zihnioğlu. 2015. Kadınsız İnkılap. İstanbul: Metis Yayınları. Tüm bunların sonucunda kadınlar seçme ve seçilme haklarını 1934 yılında kazanır ve dernek yeni yönetim tarafından “Artık kadınların tüm haklarını kazandığı ve birliğin devamına lüzum olmadığı”10 Zafer Toprak. 2016. Türkiye’de Kadın Özgürlüğü ve Feminizm: 1908-1935. Tarih Vakfı Yurt Yayınları s. 495 gerekçesi ile feshedilir.

Sonuç

Bugün 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nün 163. yıl dönümünde kadın mücadelesinin Aydınlanmacı köklerini aramamızın sebebi ise kadınların Cumhuriyet tarihinin en ağır ve sistemli saldırısı ile karşı karşıya olması. Kadınların onca mücadele ile elde ettikleri en temel tarihsel kazanımlar birer birer siliniyor. Üstelik bu saldırı kadınların mücadelesi için en temel maddi zemini oluşturan Aydınlanmacı değerlere yönelik saldırı ile iç içe gerçekleşiyor. Kadın mücadelesinin Aydınlanmacı köklerini vurgulamamızın asıl sebebi de burada yatıyor.

Kadınların en temel kazanımları Aydınlanma değerleri ile birlikte saldırı altındayken kadın mücadelesinin Aydınlanmacılık ve modernleşme süreçleri ile ilişkisini doğru okumak, bugün kadın mücadelesinde verimli bir stratejiyi oturtmak için hayati rol taşıyor. Üçüncü dalga feminizm ise ne yazık ki kadın hareketinin ortaya çıkışında modernleşme süreçlerinin ve burjuva devrimlerinin yadsınamaz tetikleyici rolünü göz ardı ediyor ve sadece devrimin geri kaldığı noktalara odaklanıyor. Bu da burjuva devrimlerinin geri refleksleri ile hesaplaşmak yerine Aydınlanma’nın toptan reddiyesine varıyor.

Yazıda bahsedilen ise Aydınlanmacılığın “eksik kalan noktalarına rağmen kadınlar için faydalı olduğu ve bu yüzden savunulması gerektiği” gibi mekanik bir ilişki değil. Kadın hareketi ile Aydınlanmacılık arasındaki ilişki çok daha karmaşık ama bir yandan da basit. Modernleşme süreçleri kadın hareketinin maddi varlık zeminini oluşturmuş, laiklik sayesinde kadınlar kendi hayatları üzerinde Aydınlanma değerlerinden güç alarak denetim kurmaya çalışmış ve bu uğurda siyaset sahnesine çıkmıştır. Yeri geldiğinde burjuva devrimcileri ile kavga eden kadınlar yalnızca kendi haklarını kazanmakla kalmamıştır. Aynı zamanda burjuva devrimcilerinin zaafı olan sınıf karakterlerinden ötürü sonuna kadar götüremediği kendi ideallerinin bir kısmı, kadınlar tarafından bir adım daha ileri taşınmıştır. Dolayısıyla birinci dalga feministler tarihsel olarak ilerici ve Aydınlanmacı bir pozisyon almışlardır. Tüm çatışmalara rağmen kadınların o dönem burjuva devrimlerini haklı olarak eleştirdiğine fakat Aydınlanma’nın reddiyesini yapmadığına ve arada kökten bir kopuş gerçekleşmediğine de değinmiştik.

Bugün bu süreci tarihsel bütünlüğünde okumayan feminist yaklaşımın güncel karşılığı, laiklik konusunda belirsiz bir tutum sergilemek oluyor. Oysaki tarihin de bize gösterdiği üzere laiklik kadınlar için önemli olmanın ötesinde, sosyal ve siyasal hayatta var olmanın ön koşulu. Üstelik bugün kadın mücadelesinin Aydınlanmacı köklerini göremeyen üçüncü dalga feminist yaklaşım, kadın hareketinde laikliğin öne çıkarılmasına da dışsal bir gündemin kadın hareketine sokulması gibi yaklaşıyor. Fakat yine kadın hareketinin tarihinin gösterdiği üzere laiklik bizzat kadınların gündemi ve mücadelesidir. Kadınlar yalnızca laiklikten faydalanmamış aynı zamanda laiklik için mücadele etmiştir. Kadınların laiklik mücadelesi yalnızca devrim süreçlerine katılmakla sınırlı kalmamıştır. Burjuva devrimlerinin yetersiz kaldığı yerlerde kendi hakları için mücadele eden kadınlar bizzat laiklik bayrağını ileri taşımış, kadın hareketi laiklik mücadelesinin en ön safında yerini almıştır.

Elbette üçüncü dalga feminizmin Aydınlanma’nın reddini yapıp laikliğe mesafeli yaklaşmasında solun bu alandaki etkisizliğinin de payı var. Burada en az Aydınlanma’nın reddiyesini yapan yaklaşım kadar sorunlu bir başka yaklaşımın da tezahürünü solda bulduğunu söylemek gerekli. Kadın hareketinin kendi mücadelesini görmezden gelen ve kadınlara haklarının verildiğini iddia eden, en az ilki kadar tarihsellik dışı olan bu yaklaşım, her yıl 5 Aralık’ta sosyal medyada “kadınlara haklarının verilmesini” kutluyor. Bu yaklaşım ise sadece kadınların mücadelelerini görmezden gelerek tarihi yanlış okuduğu için değil, kadınları nesneleştirdiği için de problemli. Kadınlara haklarının verildiğini söylemek nesnel bir tarihsel gerçekliği yok saydığı gibi, kadınların kendi haklarını kazanarak siyaset sahnesinde özneleşmesini de hiç olmamış kabul ediyor.

Dolayısıyla üçüncü dalga feministler laikliği kadın hareketinin önüne geçmemesi gereken bir başlık olarak ele alırken, soldaki bu geri yaklaşım da kadın hareketinin kendi gündemlerini tehlikeli buluyor ve laikliği ön plana çıkarmak adına kadınların kazanımlarının ardındaki mücadeleyi görmezden geliyor. Tarihsel verileri açıkça yanlış okuyan bu iki yaklaşım çok zıt görünmelerine ve anlaşamamalarına rağmen kadın hareketinin Aydınlanmacı köklerini görmezden gelerek aynı yanlışta birleşiyor.

Oysa tarihin de gösterdiği üzere kadınların kendi haklarını arama mücadelesi bizzat ilerici ve Aydınlanmacıdır. Sadece çıkışı için gerekli maddi zemini modernleşme sürecinde ve Aydınlanmacı değerlerin düşün dünyasında bulduğu için değil, aynı zamanda Aydınlanma’nın eşitlik idealini ileri taşıdığı için de.

Bugün ihtiyacımız olan kadın hareketinin Aydınlanmacı köklerini doğru okumak ve anlamak. Sadece kadınların haklarının ardındaki mücadeleyi hatırlamak ya da aynı yöntemleri birebir uygulamak için değil elbette. Ancak bugün kadın hakları ve Aydınlanmacı değerler saldırı altındayken kadın hareketinin laikliği temel alan bütünlüklü bir strateji ile buluşturulmasına ihtiyaç var.

Bu ihtiyaç ise sol hareketin omuzlarındaki bir sorumluluk olarak karşımıza çıkıyor. Çünkü kadın hareketinin Aydınlanmacı köklerini ararken gördüğümüz üzere bu ikisi arasında birbirini ileri çeken bir ilişki var. Bugün bu ilişki sadece kadın hareketine eleştiri sunarak kadın hareketinin kendi kendine sağlayabileceği bir olgu değil. Solun, kadın hareketindeki yetersizliği de mevcut durumun daha da kötüleşmesine sebep oluyor. Dolayısıyla, kadın hareketi ile Aydınlanmacılık arasındaki birbirini ileri çeken karşılıklı ilişkiyi irdeleyerek laikliği temel alan bütünlüklü bir stratejiyi inşa etmeye çalışmak solun üzerine düşünmesi gereken bir sorumluluk.

Kısacası; kadın hareketinin Aydınlanmacı kökleri laiklik kadınlar için her zamankinden daha hayati durumdayken, hem sol hem kadın hareketi adına bugünün tartışmalarına ve gündemlerine ışık tutan bir yerde duruyor. İhtiyacımız olan buraya bakarak 8 Mart’ta tüm cüretiyle sokaklara çıkacak binlerce kadına laikliği temel alan bir perspektif sunabilmek.

Notlar:

[1] Handan Dolunay, “Kadın Mücadelesi ve Devrim Stratejisi” Devrim, Sayı: 1, Ocak 2020, s. 21-23.

[2] Juliet Mitchell ve Ann Oakley (Ed.). 1998, Kadın ve Eşitlik, çev. Fatmagül Berktay, İstanbul: Pencere Yayınları, içinde Juliet Mitchell. “Kadın ve Eşitlik”, s. 32

[3] Elisabeth G. Sledziewski. “Dönüm Noktası Olarak Fransız Devrimi,” Georges Duby ve Michelle Perrot (Ed.), 2009, Kadınların Tarihi: Devrimden Dünya Savaşına Feminizmin Ortaya Çıkışı, çev. Ahmet Fethi, İstanbul: İş Bankası Yayınları içinde s. 42

[4] Dominique Godineau. “Özgürlüğün Kızları ve Devrimci Vatandaşlar,” Georges Duby ve Michelle Perrot (Ed.), 2009, Kadınların Tarihi: Devrimden Dünya Savaşına Feminizmin Ortaya Çıkışı, çev. Ahmet Fethi, İstanbul: İş Bankası Yayınları içinde s. 27

[5] Elisabeth G. Sledziewski. “Dönüm Noktası Olarak Fransız Devrimi,” Georges Duby ve Michelle Perrot (Ed.), 2009, Kadınların Tarihi: Devrimden Dünya Savaşına Feminizmin Ortaya Çıkışı, çev. Ahmet Fethi, İstanbul: İş Bankası Yayınları içinde s. 41

[6] Şefika Kurnaz, 2015. “Osmanlı Kadın Hareketinin Öncü İsimlerinden Emine Semiye’nin Siyasal Portresi”, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, Kaynak: http://bit.ly/39XmFp9, s. 1999.

[7] Zafer Toprak, “The Family, Feminism and the State During the Young Turk Period, 1908-1918”, Lila Abu Lughod (Ed.) Remaking Women, Feminism and Modernity in the Middle East. (Princeton University Press, 1998) içinde.

[8] Serpil Çakır, 2013. Osmanlı Kadın Hareketi. Metis Yayınları, s. 130

[9] Yaprak Zihnioğlu. 2015. Kadınsız İnkılap. İstanbul: Metis Yayınları.

[10] Zafer Toprak. 2016. Türkiye’de Kadın Özgürlüğü ve Feminizm: 1908-1935. Tarih Vakfı Yurt Yayınları s. 495

Dövizle destek olmak için Patreon üzerinden bağış yapabilirsiniz.
Türk Lirasıyla destek olmak için Kreosus üzerinden bağış yapabilirsiniz.
Devrim dergisini dijital ya da basılı olarak edinmek, abone olmak için Shopier’daki mağazamıza göz atabilirsiniz.