Emperyalizmin krizi, kendi başına emperyalist-kapitalist sistemin yıkılmak üzere olduğu, sosyalizmin ufukta göründüğü anlamına gelmiyor maalesef. Tersine, bugün gördüğümüz emperyalizmin kendisi ile birlikte dünyayı çevresel, siyasi ve toplumsal bir felakete sürüklediği.

Her yeni yıla umutla giren ve yeni yılda her şeyin farklı olmasını bekleyenler için 2020 yılı hayal kırıklığı ile başlamış olmalı. 3 Ocak günü, İran Devrim Muhafızları Kudüs Gücü Komutanı ve İran’ın askeri gücünün kilit ismi Kasım Süleymani, ABD tarafından düzenlenen bir füze saldırısı ile Irak’ta öldürüldü. ABD ile İran arasında yıllardır süren gerginlik, Trump’ın pervasız politikalarının da katkısıyla nihayet patlama noktasına gelmiş gibi görünüyordu. Ancak belli ki İsviçre’nin etkin rol oynadığı diplomatik bir pazarlık sürecinin sonunda1 https://www.nytimes.com/2020/01/11/us/politics/iran-trump.html İran “orantılı” yanıt vermeye, ABD ise durmaya ikna edildi. En azından şimdilik… Ancak gerginliğin arka planını bilenler ve yıllardır emperyalizmin bir krize gebe olduğunu söyleyenler açısından sonrasında gördüğümüz göreli yumuşama suların durulduğu anlamına gelmiyor. Süleymani’nin öldürülmesi yaşanan tıkanmanın ve krizin belki de son perdesiydi.

Emperyalist sistemin yukarıda sözünü ettiğimiz krizi, uluslararası ve ulusal boyutları olan bir kriz. Krizin çok boyutluluğu ve çok aktörlülüğü tek bir yazıyla açıklanmasına imkân vermese de bu yazıda sözünü ettiğimiz kriz dinamiklerini açıklamaya çalışacağız.

Emperyalizm, sermayenin gizli elinin yetmediğini NATO sopası ile almaya alışık. Bu artık kimse için sır değil. Ancak bu politikanın da son yıllarda beklemedikleri sonuçları oldu. Kaynakları yağma ederken iyi ama evleri, hayatları yakılıp yıkılan Ortadoğuluların göçü kimseyi memnun etmiyor. Yıllardır neoliberal politikaların kıskacında tarihsel kazanımlarını tek tek yitiren Batı emekçileri ve orta sınıflar, faturayı göçmenlere, AB’nin mültecilere yaptığı yardımlara ve genel olarak yabancılara kesiyor. Avrupa ülkelerinde farklı yoğunlukta da olsa aşırı sağ güç kazanıyor2 https://www.bbc.com/news/world-europe-36130006 ve kitlelerin pusulasını kapitalizminden mülteci krizine döndürmeyi başarıyor. Kapitalizmi aklaması açısından elverişli olması iyi ama fevri liderleri, öngörülemez çıkışları ve istikrarsızlaştırıcı etkileriyle yine de korkutucu olmayı başarıyorlar. Özellikle Almanya gibi geçmişi temiz olmayan ülkelerde Nazizmin patlak verme ihtimali korku yaratıyor.

Üstelik kontrol edilmesi mümkün olmayan aşırı sağ aktörleri durdurma girişimleri diğer taraftan sol alternatifin güçlenmesine sebep olabilir ki, bu ilkinden bile daha korkutucu bir senaryo. Örneğin, merkez bir partinin liderinden çok aşırı sağ parti liderlerini andıran tarzı, politikaları ve söylemlerine; Brexit gibi düzeni pek memnun etmeyen tercihlerine rağmen İngiliz medyası Corbyn’in iktidara gelmesi tehlikesine karşı Johhson’ı canhıraş propaganda etmekten geri durmadı.3 https://www.jacobinmag.com/2016/07/jeremy-corbyn-media-coup-bbc-labour Benzer biçimde, mesele Trump ile programı asıl itibari ile sosyal demokrasinin ötesine geçmeyen Sanders arasında bir tercih yapılmasına geldiğinde düzenin kimden yana tercihini kullanacağını kestirebilmek zor değil.

Bu nedenle Avrupa ülkeleri, başta da Akdeniz’e kıyısı olan ülkeler, Ortadoğu’da yeni bir askeri gerilimin tırmanmasından yana değil. Biliyoruz, Avrupa diplomasisi NATO’nun zor gücü olmadan istenen etkiyi yaratamıyor. Oluşan boşlukta ise Rusya, farklı aktörlere aynı anda oynayarak kendine alan açıyor. ABD’nin sopasından yorulanlara alternatif öneriyor ve görünen o ki bu konuda oldukça da başarılı oluyor. Ancak, diplomatik başarıların ekonomik çıkarlara dönüştüğü noktada Batı’nın parsayı zaten yükselen Çin ve Rusya’ya kaptırmaya ne kadar göz yumacağı belirsiz. Öyleyse Batı, bir yandan yeni siyasi ve askeri çatışmalarla iç dengelerini bozmak ya da Rusya’nın ilerlemesini ve olası kayıpları kabul etmek seçenekleri ile karşı karşıya.

Diğer yandan NATO ülkeleri arasında bir süredir dış politik tercihlerde makas açılmış durumda. Örneğin Libya’da BM’nin resmi olarak Trablus hükümetini kabul etmesine rağmen Batılı ülkelerin büyük kısmı General Hafter ile çalışıyor. İtalya ise mülteci akınını durdurmak için Trablus hükümetinden yana tavır alıyor.4 https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2019/12/16/turk-askerine-libya-seferi-yazilirsa/ Öte yandan, Almanya liderliğindeki AB bir yandan Rusya’ya karşı AB ordusu kurulması planları yaparken diğer yandan İran’a ambargonun kaldırılmasını ve Çin ile ekonomik ilişkilerin geliştirilmesini savunuyor ve bu tavrı ile de Trump yönetimi ile ters düşüyor. Dolayısıyla NATO önderliğindeki yekpare emperyalist blokta çatlaklar görülüyor. Bu çatlakların yıkıcı bir depreme yol açıp açmayacağını göreceğiz.
ABD ile Avrupa’nın zaman zaman farklı senaryolara yönelmesinde yukarıda sözünü ettiğimiz mülteci krizinin de rol oynadığını söyleyebiliriz. ABD, yabancı düşmanlığını Meksika sınırına duvar örecek noktaya getirse de Ortadoğu’da yaşanan felaketin kendilerine doğrudan bir mülteci krizi olarak yansıması zor. Dolayısıyla, ABD yönetiminin bu konuda eli daha rahat. Ancak ABD vatandaşları arasında da ABD’nin yürüttüğü savaşlara verilen destek düşüyor. Trump’ı zafere taşıyan seçim kampanyasının en öne çıkan söylemlerinden birinin “bitmeyen savaşlardan çekilmek” ve ABD askerini ülkeye döndürmek olduğunu hatırlayalım. Yine, yayımlanan son anketlerde ABD’nin savaşlarına destek vermeyenlerin oranı artarken5 https://www.militarytimes.com/flashpoints/2019/09/12/how-americans-are-split-over-whether-the-afghanistan-war-was-a-mistake/
https://news.gallup.com/poll/167471/americans-view-afghanistan-war-mistake.aspx
https://www.pewresearch.org/2008/03/19/public-attitudes-toward-the-war-in-iraq-20032008/
, ABD’nin bölgedeki en büyük müttefiki İsrail’e olan destekte de azalma görülüyor6 https://www.nytimes.com/2019/11/01/us/politics/democrats-israel-polls.html . Öyleyse, emperyalist blokun en güçlü ülkesinde emperyalist politikalara rıza üretmenin giderek zorlaştığını söyleyebiliriz.

Son olarak, emperyalist ülkelerin kaynak arayışının yoğunlaştığını ve bunun hali hazırda büyümekte olan emperyalist ülkeler ve ortakları arasındaki rekabeti kızıştırdığını söyleyebiliriz. Kaynak paylaşım mücadelesinin son örneklerinden biri de kendi ülkemizden geldi. Libya’daki taraflardan birine meşru hükümet olduğu iddiasıyla uzatılan elde Müslüman Kardeşler ile yakınlık kadar Doğu Akdeniz’deki enerji mücadelesi de rol oynadı. Yunanistan, Kıbrıs ve İsrail’in Doğu Akdeniz doğalgaz anlaşmalarına karşı Trablus hükümeti ile enerji anlaşması yapan7 https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-50682215 AKP hükümetinin umduğunu bulması, güç dengelerinden dolayı pek olası görünmüyor.
Rekabet kızışırken çevre felaketini de büyütüyor. Geçtiğimiz aylarda Trump’ın Danimarka ile Grönland üzerinden yaşadığı atışma gündeme gelmişti. Trump, haberlere yansıdığı kadarıyla Grönland’ı Danimarka’dan satın almak istiyor, Danimarka ise Grönland’ın satılık olmadığını ifade ediyordu. Trump’ın bu ani ilgisi, Grönland’ın buzulların erimesi neticesinde ticaret yollarında önem kazanmasından kaynaklanıyor8 https://www.cnbc.com/2019/08/21/heres-why-trump-wants-to-buy-greenland.html . Yani emperyalizm krizi bir kez daha fırsata çevirme peşinde ve anladığımız kadarıyla iklim krizini fırsata çevirme girişimlerinin ilki de değil bu9 https://www.theguardian.com/business/video/2019/oct/23/exxon-alexandria-ocasio-cortez-congress-testimony-climate . Çevre yağmasının yol açacağı felaketler ise kapıya dayanıyor ve Batılı ülkelerin bu krize kapitalizm içi bir cevap üretip üretemeyeceği henüz net değil.

Emperyalizmin kriz içinde olduğunu yukarıda sıraladığımız etmenlere dayanarak söylüyoruz. Ancak, bütün bunların ötesinde ve belki de bütün bu etmenlerin bir bileşeni olarak uluslararası siyasette bir sonraki hamlenin ne olacağını, kimin nasıl hareket edeceğini, ittifakların nasıl değişeceğini kestirmek oldukça zor. Örneğin, Suriye’nin kuzeyinden askerlerini çeken, bunu da sonu belirsiz maceralardan çekilmek için yaptığını söyleyen ABD’nin İran’la sonu belli ki felakete sebep olacak bir dalaşmaya niye tam da şu an girdiğini bilmiyoruz. Sebebi Trump yönetimin ifade ettiği gibi Süleymani’nin ABD üslerine ya da elçiliklerine saldırı planlamış olması mı? Ya da sorunu tamamen Trump’ın kişiliğine ve siyaset tarzına yıkabiliriz. Ancak, hem Süleymani’nin ABD hedeflerini vuracak cesarette olması hem de Trump’ın ABD Başkanı olması kendi başlarına izaha muhtaç olaylar. Peki bir kriz analizi yapıyorsak bu krizden bir çıkış öngörüyor muyuz? Hamasetin ötesinde bir şeyler söyleyeceksek gerçekçi olmakta fayda var. Emperyalizmin krizi, kendi başına emperyalist-kapitalist sistemin yıkılmak üzere olduğu, sosyalizmin ufukta göründüğü anlamına gelmiyor maalesef. Tersine, bugün gördüğümüz emperyalizmin kendisi ile birlikte dünyayı çevresel, siyasi ve toplumsal bir felakete sürüklediği. Evet, şu an için bütün cepheler sonu belirsiz ve yıkıcı bir savaştan kaçınıyor. Siyasetin tansiyonu diplomatik hamlelerle düşürülüyor. Ancak, çelişkilerin bu kadar yoğunlaştığı ve emperyalist blokta düzen siyasetinin bu çelişkileri çözüme kavuşturacak akıl konusunda sıkıntı yaşaması işler daha ne kadar böyle gider diye sorduruyor. Öte yandan iklim değişikliği, kısa zamanda adım atılmaması durumunda, ki bu sermayenin ve emperyal heveslerin ciddi biçimde kısıtlanmasını gerektirir, geri dönülemez boyutlara ulaşabilir.

Bu tabloyu çok daha karamsar hale getiren ise önceki yazımızda Türkiye ve Ortadoğu özelinde sözünü ettiğimiz gibi solun güçsüzlüğü. Tekrar olacak, ama hamasi bir söylem değil bu. Evet, emperyalist sistemin çelişkileri ve krizi büyüyor, özellikle yeni kuşak içinde yükselen çevre bilinci, savaşa verilen desteğin azalması, neoliberal politikalara karşı işçi sınıfı ve orta sınıf içinde yükselen başkaldırı, genç kuşağın güvencesiz bir gelecek kaygısı gibi siyasi bir çıkış gösterecek etmenler ve bir dinamizm var. Ancak, birkaç örnek dışında bu dinamizmden bir siyasi program ya da mücadele stratejisi çıkmış değil. Öyleyse, solun güçlenmesi söylemi bildiğimiz ezberlerin ötesinde bu hoşnutsuzluklara ve çıkışsızlıklara cevap üretecek bir program anlamına geliyor. Emperyalist-kapitalist sistemin muazzam askeri ve ekonomik gücüne karşı örülecek bir mücadele cephesi ancak bu şekilde bu gidişe dur diyecek kadar güçlenebilir. Türkiye solunun ise, kriz bölgesinin göbeğinde olması ve Türkiye hükümetinin emperyal hevesleri nedeniyle bu krize çözüm üretecek odaklardan biri olmak gibi bir sorumluluğu var.

Notlar:

[1]https://www.nytimes.com/2020/01/11/us/politics/iran-trump.html

[2]https://www.bbc.com/news/world-europe-36130006

[3]https://www.jacobinmag.com/2016/07/jeremy-corbyn-media-coup-bbc-labour

[4]https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2019/12/16/turk-askerine-libya-seferi-yazilirsa/

[5]https://www.militarytimes.com/flashpoints/2019/09/12/how-americans-are-split-over-whether-the-afghanistan-war-was-a-mistake/
https://news.gallup.com/poll/167471/americans-view-afghanistan-war-mistake.aspx
https://www.pewresearch.org/2008/03/19/public-attitudes-toward-the-war-in-iraq-20032008/

[6]https://www.nytimes.com/2019/11/01/us/politics/democrats-israel-polls.html

[7]https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-50682215

[8]https://www.cnbc.com/2019/08/21/heres-why-trump-wants-to-buy-greenland.html

[9]https://www.theguardian.com/business/video/2019/oct/23/exxon-alexandria-ocasio-cortez-congress-testimony-climate

Dövizle destek olmak için Patreon üzerinden bağış yapabilirsiniz.
Türk Lirasıyla destek olmak için Kreosus üzerinden bağış yapabilirsiniz.
Devrim dergisini dijital ya da basılı olarak edinmek, abone olmak için Shopier’daki mağazamıza göz atabilirsiniz.
Zozan Baran
Yazar