Alman işçi sınıfının ekonomik kriz ve çalışma hayatına dair yaklaşımlarına yönelik araştırmalar yürüten Richard Detje ve Dieter Sauer’in Almanya’da aşırı sağın yükselişi ve işçi sınıfı içinde de taban bulmasına dair değerlendirmesini Devrim dergisi okurlarıyla paylaşıyoruz.

1 Eylül günü sağ popülist parti Almanya İçin Alternatif (Alternative für Deutschland-AfD) iki eski Doğu Almanya eyaletleri Brandenburg ve Saksonya’nın yerel yönetim seçimlerinde şoke edici bir biçimde ikinci oldu. Brandenburg’da %23,5, Saksonya’da ise %27,5 olan oy oranları AfD’nin ulusal parlamento, yani Bundestag’daki en büyük muhalefet partisi olmasından sonraki iki senede ciddi bir yükselişe işaret ediyor.

Ekim sonlarında Doğu Almanya eyaleti Thüringen’de %24 oyla ikinci olarak başarılarını tekrarladılar. Bu oran, bir önceki eyalet oylamasında aldıkları oyun iki katından fazlaydı.

Nazizmin alt edilmesinin üzerinden 70 yıldan fazla geçmişken AfD’nin yükselişi, Alman politik sisteminin tümüne şok dalgaları yolladı. Dahası, başarılarını önemli ölçüde işçi sınıfının belli kesimlerinden aldıkları desteğe borçlular. AfD 2017 federal seçimlerinde sendika üyelerinden çok fazla oy aldı (%15, genel oy oranları ise %12,6), hatta Doğu eyaletlerinde sendika üyelerinin oylarının %22’sini almayı başardı. Bu durum Almanya’nın ileri gelen gazetelerinden biri olan Frankfurter Allgemeine Zeitung’u “Almanya’da yeni bir sağ işçi hareketi mi ortaya çıkıyor?” diye sormaya sevk etti.

Peki, işçilerin sağa salınımının arkasında ne var? Bu sorunun cevabını vermek için Batı’da popülist sağın yükselişinin zeminini oluşturan 2008 ekonomik çöküşüne işçilerin tepkilerini incelemeye koyulduk.

2010’dan beri Rosa Luxemburg Vakfı’nın desteği ile Alman işçilerinin kriz, politika ve aşırı sağa dair düşüncelerindeki değişiklikleri haritalandırdık. Bu zaman zarfında – 2019 başlarına kadar küresel ihracat lideri olan ve ülke çapında işsizliği 5% in altına indiren – başarılı Alman ekonomisi tablosu ile işçilerin ona dair algıları arasında çarpıcı bir zıtlıkla karşılaştık.

İşçiler ve Kriz

Araştırmamızda işçiler arasındaki genel kamuoyundakinden farklı bir kriz algısı tespit ettik. İşçiler 2008’i konjonktürel değil, aksine süregiden bir durum olarak görüyorlardı. Baskın görüş “Kriz her zaman var” şeklindeydi ve çöküş de göründüğü kadarıyla sonsuz bir çalışma koşulları üzerinde baskı, esneklik talebi ve performans testi döngüsünde yeni bir evreden ibaret görülüyordu.

İşçiler tarafından “kriz” iş yerinde sürekli yeniden yapılandırmanın yanı sıra niteliklerinin, deneyimlerinin ve mesleki durumlarının sorgulanması biçiminde deneyimleniyordu. İşgücünün bir öbeğinde bu duruma karşı bir öfke doğdu, fakat bu öfkenin tanımlı bir hedefi yoktu – yani yaygın protestolara veya direnişlere dönüşmedi. Dahası, finans odaklı bir piyasa ekonomisinde işçilerin taleplerinin karşılanması gitgide zorlaşıyordu.

Almanya mali krizi görece hızlı bir biçimde aşarak birçok sendikalı işçide başarılı bir kriz korporatizminin işçilerin çıkarlarının siyasal alanda daha kuvvetli temsiline yol açacağı düşüncesini kuvvetlendirdi. Fakat böyle bir gelişme olmadı. Gerçekte “temsiliyet krizi” değişmeden devam ediyordu. Devlet politik ve ekonomik elitler tarafından teslim alınmış olarak görülüyor ve kurumsal siyaset organlarının meşruiyet yitimi hızla devam ediyordu. Bu durum, aşırı sağın müesses nizam karşıtı eleştirileri için bir gelişme alanı haline geldi.

Ekonomik çöküşün hemen sonrasında eleştiri ve öfkenin sistemik olarak engellenmesi ve siyaseten dışarıda bırakılması söz konusu olduysa da bu dönem, 2015 sonbaharındaki “mülteci krizi” adı verilen olgu ile kesintiye uğradı. Almanya’ya ulaşan mülteci ve sığınmacılar yaygın öfkenin hedefi, hiddetin ve hissedilen çaresizliğin yansıtıldığı düzlem haline gelirken dümenini sağa kıran AfD de kendisini birçoklarının kendilerini dışarıda bıraktığını düşündüğü müesses nizama karşı yaygın öfkenin sözcüsü olarak konumlandırdı. Bunlar savaş sonrası Almanya’nın tarihinde bir dönüm noktasını işaretliyordu.

Popülizm ve İşyeri

Göç artan günlük ırkçılık ve önyargının kaynağı olmasa da bunların katalizörü olarak işlev gördü. Göçmen krizinden bu yana toplumsal meselelere dair sağcı yönelimler daha açık bir biçimde ifade edilir hale geldi. Göçmen, mülteci ve sığınmacılar kimi işçiler tarafından bir yandan felaketin habercileri, bizim kendi sosyal korunmasızlığımızın aynası olarak bir yandan da üzerine çıkabilecekleri bir toplumsal dibin temsilcileri olarak algılanmaya başladı.

Sağ popülizmin özgünlükleri tam da burada işin içine girdi. Popülizm toplumsal ihtilafları – “üst” ile “alt” ya da sınıfsal kavramlarla sermaye ile emek arasında – dikey düzleme yerleştirmenin yanı sıra ve kimi zaman onun yerine yatay bir “onlar” karşısında “biz” siyaseti kurma eğilimindedir. Bu anlamsız “biz” nosyonu sağ popülistlerin elinde ulusal ve etnik bağlamda yeniden tanımlanıyor.

AfD’nin seçim başarısı sağcı önyargıları normalleştiren bir etkiye sebep oldu. Sendikaların buna yönelik muhalefeti, işçilerin bir kısmı tarafından AfD’nin de “tıpkı diğerleri gibi” bir parti gibi görülmesi gerektiği savıyla eleştirildi. Nihai olarak antidemokratik olan politikaya karşı sınır çizgisi ne yazık ki artan biçimde silikleşiyor.

İşgücünün çok etnikli bileşimi günlük ırkçılığa karşı kısmen “güvenlik duvarı” işlevi görebilir. Fakat araştırmamıza göre bu ancak etnik bölünmeye karşı işyerinde entegrasyon daha uzun bir süre boyunca başarıyla hayata geçirildiğinde işe yarıyor. Bu dönemde göçmen işçilerin dünya görüşleri, yaşam biçimleri ve politik görüşlerinde de bir yeniden yapılanma gözlemledik.

Sağcıların işyerindeki değişim süreçlerine dair fikir sahibi olduklarını inkar etmek hata olur. Çoğu zaman çalışma konseyleri ve sendikaların artık işçilerin çıkarlarına değil, en iyi ihtimalle işçiler ile işletme arasında arabuluculuğa yönelik faaliyet gösterdikleri, görünüme ve deneyimlere bakılacak olursa ikincisine daha fazla eğilimli oldukları eleştirisine ek olarak “küçük günlük sorunları” “halleden” kişiler olarak gözüküyorlar.

İklim değişikliği, popülist sağın sol olarak algılanan meseleleri sendikal harekete karşı nasıl silahlaş haline getirdiğinin kullanışlı bir örneği. AfD iklim değişikliğini “yalan” olarak görüyor ve otomotiv işçilerinin istihdamının güvenceye alınabilmesi için fosil yakıtla çalışan motorların üretimine ve keza Almanya’nın batısında taş kömürü, doğusunda ise linyit madenciliğine devam edilmesini savunuyor.

Bazı işçilerin gözünde AfD’nin tavrı, sol ve liberal partiler ile bizzat sendikalarca savunulan sosyal-ekolojik dönüşüm karşısında bir aldatıcı bir güvence vaat ediyor.

Nifak Tohumları

Kapitalizm ve onun krizleri araştırmamıza katılan işçilerin cevaplarında sabit bir varlıktı. Araştırmamızın başat bulgularından biri, iş dünyasında çelişkilerin keskinleştiği tespiti oldu. “Kriz her zaman var” diyen insanlar “ama daha kötüye gidiyor” diye ekliyordu.

Krizin boyutları ise bir işçinin işini daha ne kadar koruyabileceği konusundaki kaygısından hızlanan esnekleşme hakkında artan hoşnutsuzluğa, süreklileşmiş taşeronlaşmadan iş ve çalışma saatleri ile koşullarında süregiden belirsizliğe ve artık güvenceli olmayan çekirdek işgücünün artan biçimde güvencesiz istihdamına çok boyutlu. Artan performans baskısı hemen her zaman sorun tanımlarının en başında geliyor.

Değişimin temposunu artırma ve güvencesizliği genişletmede eski rasyonalleştirme ve kısıtlama deneyimlerine yeni dönüşüm süreçleri (dijitalleşme, karbon salınımının azaltılması, yeni ulus ötesi değer zincirleri) de eklenmiş oldu. Bu durum, piyasa güdümlü öz yönlendirme ve özerklik vaatlerinin kontrol kaybına dönüştüğü daha vasıflı işçiler için de geçerli.

Kontrol, tanınma ve beklenti kaybı üçlüsü, sendika temelli dayanışmanın değerini azaltıyor. Bu durum – tersinden – tam da işyerin sistemine dayalı düzen dağılırken gerçekleşiyor. Teşvik sistemi olarak kapitalizm bir vaat üzerine kurulu: işini iyi ve efektif yapan ve kendisini eğitim ve öğretim ile geliştirenlere (göreli) refah ve güvence vaat edilir. Her şey yolunda giderse bunu sınıf atlama takip eder.

Bu vaat bütün şirketçi politikaların temelini oluşturuyordu. Bizim deneyimimiz, işçilerin bir belirsizlik rejiminde güvence vaatlerinin kaybolduğunu düşündükleri oldu. İşçiler ise artık sadece “ham sayıların” önem taşıdığını, insanlar ile onların emeklerinin silindiğini bildiriyor. Sürekli olarak kendini geliştirmenin bile artık yükselmeyi temin etmediği bir yerde sınıf düşmekten de kaçınamayabilirsiniz.

Sendikalarda Aşırı Sağcı Meydan Okuma

Almanya’da güvenilirliğini kaybeden siyasal partilerin aksine, sendikalar insanların gözünde hala bir dereceye kadar meşruiyet sahibi. Politik tavır ve kararlarıyla sendikalar kendilerini açıkça sağ popülizmin karşısına yerleştirdiler. Yine de pratik mücadelelerinde ciddi engelleri aşmaları gerekiyor. Sağ popülizm işyerlerinde “perdelerin arkasına saklanmayı” bıraktığından beri, kendi politikasını ilerletmek için yeni aygıtlar üretmiş durumda.

Sağ popülizmin gölgelerden yükselişi sendikalar ile arasındaki ilişkiyi de değiştirdi. Sendikacılık ve sağ popülist aktivizm artık karşılıklı olarak birbirini dışlayan durumlar değil. AfD destekçileri mesai arkadaşlarının desteğini kazanabiliyor ve bu sendikalardaki pozisyonlara da yansıyabiliyor. Bugün işyerlerinde AfD için aktif siyaset yapıp aynı zamanda sendika temsilcisi olan insanlarla karşılaşmak mümkün.

Bu durum sendikalarda hakim olan iki mantığı çökertiyor: sendikaların işçilerin çıkarlarını siyasetsiz temsil ettiği ve sol güçlerden taraf olduğu mantığı. Sağ popülizm veya aşırılıkçılık işyerinde kendini var edebildiği ve doğrudan sendika karşıtı bir tutum almadığında bu artık sendika açısından içeriye dair bir örgütsel ve siyasal sorun haline geliyor.
İş yerlerinde sağ popülizm sendika ya da ona muhalefetten ayrı “küçük adamın” sözde daha kararlı savunucusu olarak daha bireysel bir şekil de alabiliyor. Bu sebeple işyeri toplantılarında popülist sağ ile çatışmaya giren sendika temsilcileri kendi cephelerinden çeşitli itirazlarla karşılaşabiliyorlar.

Bazı çalışma konseyleri tam zamanlı çalışanlarını mülteci politikaları ve göç gibi politik olarak tartışmalı konuları gündeme getirme konusunda uyarıyor. Üye kaybetme korkusu bazı sendikaları – sadece Almanya’nın doğusunda değil – sağ popülizmle nasıl mücadele edileceği konusunda daha dikkatli kılıyor.

İşçiler bugün sendikaların rolüne eskisine oranla daha eleştirel ve şüpheci yaklaşıyorlar. Araştırmamıza katılanların mesajı şuydu: günlük sendikal çalışmalar sınıf düşme süreçleri, kontrol kaybı ve işçilerin gelecek korkusunun üzerine eğilmekte yetersiz kalıyor. Sendikalar artık işçileri piyasanın taleplerinden koruyamıyorlar. İş güvencesi ya da çalışma koşulları üzerinde kalıcı bir etkileri de yok.

Akıntıyı Tersine Çevirmek

Bunlar sendikal hareketin bir bölümü tarafından kabul ediliyor – “dönüşüm” ve “gelecek” konulu konferanslarla karşılaşmamızın nedeni bu. Fakat bugüne kadarki girişimler sağ popülizmin çıkardığı zorluklar karşısında yetersiz kaldı. Bu durum kısmen de çoğunlukla değişimin yeni etiketler kullanmaktan sadece biraz fazlası olmasıyla ilgili: örneğin “pragmatizm” yerine “biçimlendirici söz dağarcığı” kullanılıyor.

Eski yılların korporatizmine, yani – ekonomik temelleri çok önce aşınmış olan – sözde “sosyal piyasa ekonomisine” yönelik özlem, artan şekilde bunaltıcı işyeri gerçekliklerine ve Almanya’nın karşılaştığı siyasal tehditlere muhtemelen çözüm üretemez.

Sağın üzerine bastığı zemini yok etmek için daha fazlasını yapmamız gerekiyor: kontrol, tanınma ve beklenti kaybına düzenin sınırları içinde de yanıt üretilmeli. Sağ popülizm kendini gitgide daha yağmacı hale gelen piyasanın işçiler üzerindeki baskısından çıkar sağlayacak bir konuma yerleştirdi. Bu durum yalnızca sendikal hareketin aynı sorunlara kendi demokratik ekonomik yanıtlarını üretmekte başarısız olması ile açıklanabilir.

Bu tablo, sendikal politikalara dair ihtimallerin açık olarak masaya yatırılacağı bir tartışmayı çağırıyor. Sermayenin çelişkileri keskinleştirmesine korporatist barış teklifleriyle yanıt vermektense sendikaların örgütlü gücünü mücadele ve mobilizasyonla güçlendirmeliyiz.

Emek politikası bakımından bu, değişikliği bütün teşvik ediciliğini yitirmiş ve meritokratik yükselme ve güvence vaatlerini yerine getiremezken tüm alanlarda teşvik baskısını artıran bir kapitalizme karşı yeni kolektif perspektifler anlamına geliyor. Aynı zamanda tabandan demokratik ve çıkar odaklı bir siyaset için mobilizasyon ve katılım süreçleri örgütlemek anlamına da geliyor. Bunlar birbiriyle ilişkili: mobilizasyon ve katılım çıkar siyasetiyle yüklü alanlarda (örneğin teşvik politikaları) ortaya çıkmalı ve kalıcı emek politikası hedefleri (örneğin personel değerlendirmeleri üzerinde etki) demokratik oylama ve görevlendirme süreçleriyle tanımlanmalı.

Bizim kanaatimizce böylesi bir dönüşüm sürecini benimsemek, sağ popülizmin yükselişine kararlı bir emek politikası yanıtı olur. Bu zorluğu göğüslemek için onun temel nedenlerinden birçoğunun bizzat iş dünyasına ait olduğunu kabul etmemiz gerekecek.

Çeviri: Sinan Akmeşe

* Yazının orijinali Almanca olup Loren Balhorn tarafından yapılan İngilizce çevirisi çeviri “Why are German Workers Turning Right?” başlığıyla 3 Kasım 2019 tarihinde tribunemag.co.uk’de yayımlanmıştır. Bu çeviri, İngilizce metinden yapılmıştır. Tercüme Odası sayfasında yayımlanan içerikler, Devrim dergisinin yayın politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.

Dövizle destek olmak için Patreon üzerinden bağış yapabilirsiniz.
Türk Lirasıyla destek olmak için Kreosus üzerinden bağış yapabilirsiniz.
Devrim dergisini dijital ya da basılı olarak edinmek, abone olmak için Shopier’daki mağazamıza göz atabilirsiniz.