Filistin sorununun geldiği noktaya ve olası çözüm önerilerine dair Jacobin adına Douglas Gerrard’ın Avi Şlaim ile yaptığı röportajı Devrim dergisi okurlarıyla paylaşıyoruz.

Avi Şlaim, Oxford Üniversitesi’nde fahri profesör ve önde gelen bir İsrail ve Ortadoğu tarihçisi. Bağdat’ta doğup Ramat Gan’da büyümüş, Yeni Tarihçiler olarak bilinen, 1980’lerde başlayan araştırmaları ile İsrail tarihinin geleneksel Siyonist anlatılarını sarsan entelektüellerden biri olarak bilinir. Kitapları arasında “ Filistin’i Bölüşmek – Kral Abdullah, Siyonistler ve Filistin’i Taksim Siyaseti: 1921-1951” ve “Demir Duvar: İsrail ve Arap Dünyası” da bulunmaktadır.

Bu senenin başlarında, Başbakan Benjamin Netanyahu, uzun zamandır İsrail sağı tarafından savunulan saldırgan ve yasadışı bir hareketi, Filistin Batı Şeria’sını tek taraflı olarak ilhak etme planını hayata geçirmeye karar verdiğinin sinyallerini verdi. Netanyahu sonuç olarak bu planı, geçici ve taktiksel sebeplerle bir kenara bırakmış olsa da, plan Şlaim’in tarihsel çalışmalarının başlıca temalarından birini ortaya koyuyor: İsrail’in Filistinlilere yönelik güvenlik konseptinde pervasız askeri gücün merkezi rolünü.

Bu gelişmeler ışığında Douglas Gerrard, Şlaim ile iki devletli çözümün tarihini, Oslo Anlaşması’nın vaatlerini ve gerçekliğini, Gazze’nin geleceğini ve İsrail-Filistin’de iki uluslu bir devlet olasılığını konuştu.

İsrail’in Batı Şeria’nın bir kısmını ilhak etme planının gerçekleşmesi şu anda olası görünmüyor, ancak masada olması bile kendi başına önemli gibi görünüyor. Bunun –belki de asıl soru da bu – iki devletli çözümün ölümü anlamına geldiğine katılır mısınız?

İki devletli çözümün öldüğünü söylemek çok revaçta. Gerçekte ise bu çözüm hiç doğmadı. 1967’den beri hiçbir İsrail hükümetinin bağımsız bir Filistin devletinin varlığına izin vermek gibi bir niyeti olmadı. Bu Oslo Anlaşması sırasında İzak Rabin için bile böyleydi. Rabin tam teşekküllü bir devletten ziyade “eksik medine”den – yani “ordusuz eksik devletten” – söz ediyordu. Çok dikkatli bir şekilde ve güvenlik merkezli bir yoldan ilerliyordu, hiçbir zaman nihai çözümün devlet olacağını söylemedi.

Ve bu; teorik olarak 1967’den beri politikası toprak uzlaşısına dayalı olan İşçi Partisi. Likud ise ideolojik bir parti: Büyük İsrail’e ve anavatanın bütünlüğüne inanıyorlar. Netanyahu’nun bağımsız Filistin devleti fikriyle flört ettiği 2009 Bar-İlan konuşmasına rağmen – bu konuşmada bile uzun bir kısıtlamalar listesiyle birlikte ordusuz bir devleti kabul edeceğini söylüyordu – her zaman devlet yaratılmasına karşı çıktılar. İşin İsrail tarafı böyle. Amerikan tarafında, iki devletli çözüme dair çok sayıda konuşma oldu, ancak şu ana kadar hiçbir Amerikan Başkanı İsrail üzerinde gerekli baskıyı kurmak konusunda istekli olmadı.

Oslo Anlaşması buradaki en ilginç dönem herhalde, çünkü uzlaşı yerine kullanılan bir özdeyişe dönüştü ve iki devletli çözümün doruk noktası olarak görüldü. Ancak Rabin hiçbir zaman 1967 sınırlarına dönmeyi vaat etmedi, hatta görüşmeler devam ederken Batı Şeria’daki yerleşimleri genişletmeyi sürdürüyordu.

Oslo’yu tartışırken, muazzam bir atılım olduğunu fark etmek önemli – çatışmanın iki asli aktörü arasındaki ilk anlaşma. FKÖ (Filistin Kurtuluş Örgütü) İsrail’in var olma hakkını tanıdı, İsrail de FKÖ’yü Filistin halkının temsilcisi olarak tanıdı ve iki taraf da farklılıklarını barışçıl yoldan çözmeye ikna oldu. Bunların hepsi çatışmanın tarihi açısından dönüm noktaları.

Ancak aynı zamanda, Rabin’i en başında Oslo Anlaşmasına çeken şey İsrail’in yerleşimleri boşaltmasını şart koşmuyor olmasıydı. Rabin ilk seçildiği zaman Filistinlilerden çok Suriyelilerle ilgileniyordu. Hafız el-Esad ile anlaşmaya varmak için her yolu denediler, çünkü eğer Suriyeliler oyun dışı kalırsa tüm stratejik manzarayı değiştirebilirlerdi. Ancak Suriye ile bir barış anlaşması için İsrail’in öncelikle GolanTepeleri’ndeki yerleşimlerini boşaltması gerekecekti. Ancak, Irak’ın Kuveyt’i işgali sırasında Yaser Arafat büyük bir hata yapıp Saddam Hüseyin’i desteklediği için FKÖ’nün eli o kadar zayıftı ki İsrail’in yerleşimleri genişletmeyi durdurmasını şart koşmamayı kabul ettiler.

Bu, Filistinlilerin Oslo yaklaşımındaki en büyük kusurdu.

Oslo’nun bir dönüm noktası olmasının diğer sebebi ise uluslararası hukuktan uzaklaşılmasıydı. Çatışmadaki hemen hemen her temel sorunda uluslararası hukuk Filistinlilerden yana düşüyordu. Uluslararası hukuk Filistinlilere Doğu Kudüs’te bir başkent veriyor, Cenevre Anlaşması yerleşimlerin kaldırılmasını gerektiriyor ve BM’nin 194 no’lu kararı ile Filistinlilerin eve dönüş hakkını teslim ediyordu. Ancak Oslo süreci uluslararası hukuku yok saydı, çünkü eşit olmayan iki taraf arasında yapılan pragmatik bir anlaşmaydı. Bu Arafat’ın bencilce bir hareketiydi: İsrail’e tam serbestlik veriyor, yerleşimlerin dondurulması ya da tamamen ortadan kaldırılması olasılığını masadan kaldırıyordu.

Zamanında bu konuda Edward Said ile bir fikir ayrılığımız olmuştu. Edward kesinlikle Oslo’ya karşıydı: anlaşmayı Filistinlilerin teslimiyeti olarak görüyor, Arafat’ı demokratik olmayan bir şekilde davranmakla suçluyor ve çok güçlü bir İsrail ile çok zayıf bir FKÖ arasındaki bir anlaşmadan herhangi iyi bir şeyin çıkmayacağını öngörüyordu. Tüm nihai statü konularının – yerleşimler, sınırlar, eve dönüş hakkı, Kudüs’ün statüsü gibi – tartışılmadan bırakılacağından endişeleniyordu. Ben ise Oslo’nun doğru yönde atılmış mütevazı bir adım olduğunu, zekice ve aşamalı bir strateji izlediklerini, iki taraf arasında güven inşa ettiklerini ve sona doğru zor konuların tartışılacağını düşünüyordum. O zamanlar sevinçten havalara uçuyordum. Bunun iki devletli çözümün başlangıcı olacağına güvenim tamdı.

Rabin’in ana yerleşimlerin İsrail kontrolü altında kalması ile ilgili önerilerine rağmen mi?

Bunun, İsrail’in işgal ettiği bölgelerden geri çekilmesine doğru giden ve Filistin devletinin kurulması ile sonuçlanacak geri döndürülemez bir sürecin başlangıcı olacağına inanıyordum. Bu konuda hatalıydım, süreç geri döndürülebilirdi. 1995’te Rabin bir Yahudi fanatiği tarafından suikasta uğradı, 1996’da da Netanyahu liderliğinde Likud yeniden iktidara geldi ve Netanyahu Oslo anlaşmasını derhal ortadan kaldırdı.

Ve evet, büyük yerleşim bloklarını tamamen ortadan kaldırmak çok zor olurdu. Ancak izole edilmiş, merkezden uzak yerleşimler terk edilebilirdi ve İsrail’in Filistin Yönetimi’ni Negev çölündeki devlet toprakları ile tanzim ederek bazı yerleşimleri elinde tutması şeklinde yürütülebilecek bir toprak değiş tokuşu konusunda esneklik vardı. Bu tür bir uzlaşı için model [üst düzey İşçi Partisi yöneticisi] Yossi Beilin ve [o zamanki FKÖ temsilcisi] Ebu Mazen’in 1995’te Stockholm’de vardığı anlaşmaydı. Gazze’nin tamamını, Batı Şeria’nın hemen hemen yüzde 95’ini kapsayan, Doğu Kudüs’ün başkent olacağı bağımsız bir Filistin devleti için orada tam bir anlaşmaya varılmıştı. Anlaşmayı imzaladılar, kucaklaştılar ve Yossi Beilin anılarında Abu Mazen’in gözyaşlarını yanağında hissettiğinden söz ediyordu. Bu gerçek bir anlaşmaydı; Beilin’in Rabin için nihai statü anlaşmasını hazırlamasıydı ve Rabin muhtemelen uzlaşmaya razı olacaktı çünkü o zamanki yerleşimcilerin yüzde 90’ı İsrail’in elinde tutacağı bölgede bulunuyordu. Ancak Rabin suikasta uğradı ve Beilin de planını İşçi Partisi’nin yaklaşan seçimlerde tasarısı olması önerisiyle Rabin’in halefi Şimon Peres’e sundu. Peres, Kudüs’ü bölmekle suçlanmaktan korktuğu için anlaşmayı reddetti.

Rabin’in katledilmesinden sonra, Peres, Benjamin Netanyahu’ya karşı 20 puan farkla önde gidiyordu. Hamas’la da fiili bir ateşkes durumu vardı. Ancak sonra Şin Bet (iç güvenlikten sorumlu gizli servis) Peres’e gelip Hamas’ın bomba yapımcısı Yahya Ayyaş’ı katledebilecek durumda olduklarını söyledi. Peres onay verdi ve patlayıcı bir cep telefonu ile Ayyaş’ın beynini havaya uçurdular. Böylece kızılca kıyamet koptu: Hamas, seçim arifesinde 60 İsraillinin ölümü ile sonuçlanan bir dizi intihar bombası eylemi ile misilleme yaptı. Şimdi, İsrail’de bir kural vardır: Yahudi terörü sağa zarar verir, Filistin terörü ise sola. Eğer Beilin-Ebu Mazen planını uygulasaydı Peres hiç kuşkusuz seçimi kazanırdı, ancak uygulamadı. Bunun yerine, Netanyahu iktidara geldi ve Oslo Anlaşması’nı ortadan kaldırmaya koyuldu.

Öyleyse 2020’nin perspektifinden Oslo’yu nasıl anlamalıyız? Gerçekten Rabin suikast uğramasa iki devletli çözümün önünü açacağına inanıyor musunuz?

Hala şunu öne sürebilirim: Bu aşamalı süreç mantıksal sonucu olan iki devletli çözüme ulaşabilirdi. Ama tarih alternatiflerini açığa vurmuyor. Bize sadece neyin gerçekleştiğini anlatıyor.

Oslo’nun tarihsel önemi, Rabin’in iyi niyetle, siyasi bir cepheden Filistinlilere yaklaşan ilk ve tek İsrail Başbakanı olmasıydı. Kaba askeri gücün ötesine geçerek Demir Duvar’ın iki stratejisini birden sahneye koydu. Haleflerinden hiçbiri müzakere konusunda ciddi olmadı; Netanyahu yalnızca kötü niyetle müzakere yaptı ve Ariel Şaron müzakere bile yapmadı. Bu ikisi arasında başbakan olan Ehud Barak ise bilhassa hayal kırıklığıydı, çünkü İşçi Partisi lideri olmasına rağmen yerleşim faaliyetlerinde en yüksek doruğu yönetti.

Geçerken yazılarınızın merkezi temalarından olan ve aynı zamanda İsrail’in Arap komşuları ile ilişkilerini konu alan kitabınızın isminde yer verdiğiniz Demir Duvar düşüncesinden söz ettiniz. Bu Demir Duvar’ın ne olduğunu ve İsrail’in Filistinlilere yönelik muamelesinin iki partili doğasını nasıl ortaya koyduğunu açıklayabilir misiniz?

1923’te, İsrail sağının ruhani lideri Ze’ev Jabotinsky “Demir Perde Üzerine: Biz ve Araplar” başlıklı bir makale yayımladı. Makale iki bölümden oluşuyordu: İlki, problemin analiziydi, ikincisi ise politika önerisi. Analiz kısmı, Filistinlilerin sürü değil halk olduğunu ve tarihte hiçbir halkın kendi iradesi ile başka bir halka kendi toprakları üzerinde devlet inşa etmesi için yol vermediğini söylüyordu. Bu da Siyonist projeye karşı Filistin direnişinin kaçınılmaz olduğu ve iki taraf arasında gönüllü bir anlaşmanın imkânsız olduğu anlamına geliyordu. Siyonist amaçlar ancak tek taraflı olarak ve askeri güç ile başarılabilirdi. Araplar kafalarını durmadan kale duvarlarına vuracaklar, ama sonunda, Yahudileri savaş meydanında yenemeyeceklerini anlayacaklardı. Yahudilerden kurtulmaktan umutlarını kesecekler ve bu noktada ılımlılar öne çıkacaktı. Ve ancak ondan sonra stratejinin ikinci aşamasına geçilebilecekti ki, bu da Filistinli liderlerle Filistinlilerin Filistin’deki hakları ve statüleri için müzakere etmek olacaktı.

İnsanlar eskiden Demir Duvar’ın İsrail sağının stratejisi olduğunu düşünüyordu, benim yaptığım, bunun sağcı bir stratejiden ziyade iki partili, ulusal bir strateji olduğu göstermek oldu. 1936’da Arap isyanının patlamasından sonra, İsrail’in kurucu babası ve İşçi Partili en önemli Siyonist olan David Ben-Gurion, Demir Duvar’ın önermelerini, analizlerini ve reçetelerini benimsedi. Ve böylece bu, son 100 yıldır çatışmadaki temel Siyonist strateji haline geldi. Bu stratejinin temeli, güce dayalı müzakerelerdir.

Dahası, İsrail açısından bu stratejinin işe yaradığını öne sürüyorum. 1979’da Mısır Sina yarımadası karşılığında İsrail ile barış anlaşması imzalarken 1993’te de FKÖ barış anlaşması için müzakere yaptı ve bunların her ikisi de açıkça güçsüz bir konumdan yapıldı. Bu, İsrail’in kendi koşullarını dayatabildiği anlamına geliyordu. İsrail 1994’te Ürdün ile barış anlaşmasına vardığında da aynısı oldu.

Sorun şuydu: İsrail’in liderleri Demir Duvar fikrine âşık oldular; askeri güce âşık oldular ve askeri güce dayanarak Filistinliler ile çözüme ulaşma şeklindeki politik talimatı unuttular.

Filistinlileri temelli tabiiyet altında tutma fikri Netanyahu’nun soruna yaklaşımını mükemmel bir biçimde ortaya koyuyor gibi.

Netanyahu hiçbir zaman sorunu müzakere yolu ile çözmekle ilgilenmedi. Ama aynı zamanda, o bir statüko siyasetçisi. İşgal, olduğu şekliyle onun işine yarıyor. Ne resmi bir ilhak istiyor ne de buna ihtiyacı var, çünkü eğer İsrail ilhaka devam ederse, resmen bir Apartheid rejimine dönüşür ve bu da uluslararası yaptırım olasılığını ortaya çıkarır.

İlhak Apartheid rejimi olasılığını neden başka şeylerden, diyelim ki Ulus Devlet Kanunu’ndan1İsrail’in Yahudilerin devleti olduğunu resmiyete döken, 19 Temmuz 2018 tarihinde İsrail parlamentosundan geçen yasa. Yasa, Yahudi olmayan İsrail vatandaşlarının statüsü konusunda zaten var olan ayrımcılığı anayasal hale getirdiği için eleştirilmişti. Daha fazla bilgi için: https://en.wikipedia.org/wiki/Basic_Law:_Israel_as_the_Nation-State_of_the_Jewish_People#Content_of_the_Basic_Law daha fazla kaçınılmaz hale getiriyor?

İlhak için gerçekçi öneri Batı Şeria’nın yüzde 30’unu kapsıyor: C Bölgesi’ndeki ana yerleşim bloku ve temelde stratejik önemi olan Ürdün Vadisi. Ve hemen akla gelen soru, ilhak edilen bölgede bulunan 50 bin Filistinliye ne olacağı. Yerleşimciler ilhaka üç sebepten karşı çıkıyor: ilk olarak, bir kısmını değil, hepsini istiyorlar; ikincisi, bu gelecekte bir Filistin devletçiği fikrini mümkün kılıyor ve üçüncüsü, ilhak edilen bölgelerden hiçbirinde Filistinlilere eşit haklar vermek istemiyorlar. Netanyahu onlara bu üç noktada da teminat verdi. Bu açıkça Filistinlilerin ilhak edilen bölgelerde eşit haklara sahip olmayacağı anlamına geliyor – belki daimî ikamet hakkı, ama kesinlikle vatandaşlık değil. Bu nokta Netanyahu’nun temel çelişkisi, çünkü İsrail devleti için bir grup Arap’ın vatandaşlık hakkından mahrum edilmesi, Apartheid rejimini inkâr etmeyi imkânsız hale getirir. O da bu yüzden oyalanıyor.

Netanyahu ilhak fikrine bu kadar karşıysa, öneri nasıl bu kadar ileri gidebildi?

Değişen şey Donald Trump’ın seçilmesi – ya da daha doğrusu Trump’ın etrafındakiler. 1967’den beri, Amerikalıların pozisyonu yerleşimlerin yasa dışı olduğu ve barışın önünde engel olduğu yönünde. Sonra Trump geldi ve yerleşimler yasa dışı değil, Kudüs İsrail’in başkenti ve Amerika İsrail’in Golan Tepeleri üzerindeki egemenliğini tanıyor dedi – böylece İsrail’in Batı Şeria’yı ilhak etmesi durumunda bunu da tanıyacağının sinyalini verdi. Ayrıca, Jared Kushner ve David Friedman gibi bu değişimin mimarlarının hepsinin yerleşimci hareketi ile ilişkileri var. Trump’ın İsrail büyükelçisi Friedman, aşırı sağcı bir Siyonist ve sertlik yanlısı olanların Batı Şeria’daki Beit El yerleşimi için bağış topluyor. Bu insanlar Netanyahu’nun bile sağında.

Size Gazze’yi sormak istiyorum çünkü çalışmalarınız İsrail’in uzlaşmazlığını ve müzakere konusundaki isteksizliğini çatışmanın temel sebebi olarak tanımlıyor. Ancak 2005’te, Ariel Şaron yönetimindeki İsrail, Gazze’deki bütün yerleşimlerini boşalttı. Gazze’den geri çekilme bu tarihe nasıl uyabiliyor?

Ortaya konulması gereken ilk nokta Gazze’nin Eski Ahit’teki “İsrail Toprağı”nın bir parçası olmayışı, yani hem İşçi Partisi hem de Likud için Büyük İsrail’den taviz vermeden Gazze’den taviz vermek mümkün.

İkinci nokta Şaron’un kendisi ile ilgili. Şaron İsrail tarihindeki beş anahtar başbakandan biri: devletin kurucusu Ben-Gurion; 1967’de İsrail sömürgeci bir imparatorluk haline gelirken ona önderlik eden Levi Eşkol; bir Arap ülkesi ile ilk anlaşmayı imzalayan Menahem Begin; kendi yöntemleri ile Filistinlilerle uzlaşma yolu aramaya başlayan Rabin ve tek taraflılığın mükemmel örneği, Büyük İsrail’in sınırlarını çizmeye başlarken Filistinliler ile her türlü müzakereden kaçınan Şaron.

Şaron, İsrail’in askeri güç ile Filistinlilere kendi koşullarını dayatması konusunda kararlıydı. İki önemli ve birbiri ile bağlantılı şey yaptı: İlk olarak, 2005’te tek taraflı olarak Gazze’den çekildi. 2005’e kadar Gazze, bir avuç Yahudi yerleşimcinin 1,5 milyon Filistinli ile birlikte yaşadığı, ancak bölgenin yüzde 25’ini, tarıma elverişli arazinin yüzde 40’ını ve bütün sınırlı su kaynaklarını kontrol ettiği klasik bir sömürge durumundaydı.

1967’den itibaren, İsrail Gazze’de “geri bıraktırma” siyaseti yürüttü – Sara Roy konu ile ilgili kitabında bu politikayı bu şekilde adlandırıyordu – açıkça Gazze’nin gelişmesini önlüyor ve bunun yerine ucuz emek kaynağı ve İsrail ürünleri için pazar olarak kullanıyordu. 2005 ile birlikte oyun zahmete değmez oldu: Hamas saldırılar düzenliyor, yerleşimcileri korumanın bedeli yükseliyordu. Ve böylece Şaron kesin bir kopuşun daha iyi olacağını hesapladı, 8 bin Yahudi yerleşimciyi Gazze’den çekti ve onu bir açık hava hapishanesine dönüştürdü.

Şaron’un yaptığı ikinci şey, Batı Şeria üzerine Filistinlilerin Apartheid duvarı dedikleri güvenlik bariyerlerini inşa etmekti. Şaron kariyeri boyunca Büyük İsrail hayaline bağlı kaldı, ancak demografik sebeplerle hem Batı Şeria’yı hem de Gazze’yi aynı anda kontrol altında tutamayacağını fark etti. Hayali hiçbir zaman terk etmedi, sadece uzun vadede daha gerçekçi olacak biçimde kapsamını daralttı.

Burası iki unsurun birbirine uyduğu yer: çekilme, 1,5 milyon Filistinliyi demografik denklemin dışında bıraktı ve duvar sürekli olarak kontrol altında tutulacak alanın sınırlarını çizdi – Büyük İsrail’in nihai sınırlarının. Gazze’den çekilme barışa bir katkı olarak sunuldu, ancak bununla hiç ilgisi yoktu. Daha çok geri çekilmenin takip edeceği bir ilk adım değil, İsrail’in Batı Şeria üzerindeki kontrolünü pekiştirmenin ilk adımıydı. Ertesi yıl oraya 12 bin yeni yerleşimci sokuldu.

Demir Duvar stratejisinin ilk evresi askeri olarak güçlü konumdan Filistinlilerin üstesinden gelmek. İkinci evreyse güçten yararlanarak müzaekere yapmak. Şaron beş yıl boyunca iktidardaydı ve bu süre boyunca Filistinliler ile hiçbir müzakere yapılmadı. Bu sicilinden çok gurur duyuyordu. Şaron, Siyonizmin en sağcı, en keskin, en inkârcı ve ırkçı kolunu temsil ediyordu. Tarihe sert bir müzakereci olarak değil müzakere yapmayan biri olarak geçecek.

İlhak önerisi Batı Şeria’nın geleceği ile ilgili birçok tartışmayı harekete geçirdi – bazıları ikinci bir Nakba, yani İsrail’in etnik temizlik kampanyası olabileceğini bile öne sürdü. Ancak Gazze ile ilgili kısmen daha az konuşuluyor gibi. İsrail’in dönemsel bombalamalar dışında Gazze ile ilgili bir planı var mı? Oranın olası geleceği nasıl?

Çimleri biçme” deyimini duymuşsunuzdur: Gazze’deki politika bu. Orada herhangi bir siyasi çözüm, son aşama, tünelin sonunda bir ışık yok. Sadece her birkaç yılda bir altyapıyı yok ederek Gazze’nin ayakları üstünde durmasını geciktirecek askeri saldırılar var.

Abluka Gazze’yi Batı Şeria’dan tamamen izole ederek Filistin ulusal hareketinin gücünü baltalıyor. Gazze’de liman yok; kısa süreliğine bir havaalanı vardı, ancak İsrail bombaladı ve faaliyete geçmeden saf dışı bıraktı. İsrailliler Gazze Şeridi’nden çekilmiş olsa da uluslararası hukuka göre işgalci güç konumundalar. Gazze’ye karadan, denizden ve havadan erişimi kontrol altında tutmaya devam ediyorlar.

İsrail kendi payına Filistinliler kendi aralarında bölündüğü için Gazze konusunda Filistinlilerle müzakere yapamayacağını öne sürüyor. Bunu söylerken, Mahmud Abbas liderliğindeki Filistin Yönetimi’nin yozlaşmış, beceriksiz, işbirlikçi olmasından ve işgali uygulamak konusunda İsrail ile çalışmasından güç alıyorlar.

Ama İsrail’in iddiası doğru değil – Hamas ve Fetih’i içerecek bir ulusal birlik hükümeti kurulması yönünde birçok girişim oldu ve İsrail her zaman bu girişimleri baltaladı. 2006’da Hamas adil ve özgür seçimleri kazandı ve hükümeti kurdu, İsrail ile uzun süreli bir ateşkes için müzakere yapmaya niyetlendi. Programını 1967 çizgisine çekerek tam kurtuluştan iki devletli çözüme doğru yumuşattı. İsrail reddetti, Amerika ile AB hem Hamas ile anlaşmayı reddederek hem de ekonomik güç ile Hamas’ın gücünü baltalayarak bu konuda İsrail’i takip etti.

Sonra Mart 2007’de Hamas ve Fetih ulusal birlik hükümeti kurdu, ki bu hükümet de çok ılımlıydı ve ateşkes konusunda İsrail’e müzakere önerdi. Yine, İsrail müzakere yapmayı reddetti. Dahası, Filistin Bildirileri’nde223-26 Ocak 2011 tarihleri arasında El-Cezire tarafından yayınlanan, İsrail ve Filistin yönetimi arasındaki barış görüşmelerinin içeriğine dair sızdırılan belgeler. Daha fazla bilgi için: https://en.wikipedia.org/wiki/Palestine_Papers açıkça ortaya konulduğu gibi; Amerika, Fetih ve Mısır istihbaratı ile birlikte Hamas’ı devirmek için komplo kurdu. Bir Fetih darbesi için plan yapılmıştı, ancak Hamas Haziran 2007’de şiddetle iktidara el koyarak erken davrandı. Birlik hükümeti İsrail tarafından yok edilmeden önce üç ay sürdü ve Hamas iktidara el koyduktan sonra İsrail Gazze’ye abluka uygulamaya başladı. Bu, tabii ki uluslararası hukuk tarafından yasaklanmış bir toplu cezalandırma yöntemi.

Ilan Pappé, Benny Morris ve birkaç başka isim ile birlikte Yeni Tarihçiler olarak bilinen, 1980’lerde ve 90’larda İsrail’in kurucu mitlerini sorgulamada oldukça etkili olan bir grubun parçasısınız. Yeni Tarihçilerin şu an oldukça farklı politikaları var: Benny Morris çarpıcı bir biçimde sağa kaydı, Ilan Pappé ise başından beri İsrail’in meşruiyetini sorguluyor. Uzun zaman Pappé’den İsrail’i 1967 öncesi sınırları için meşru kabul ederek ayrıldınız ancak yakın zamanda iki uluslu, tek devletli çözüm pozisyonuna kaydığınızı okudum. Görüşünüzdeki bu değişikliğin nedeni nedir?

1948 Filistinlilere karşı inanılmaz bir adaletsizlik içeriyordu. Ama İsrail kurulmuştu ve 1949’da Arap komşuları ile ateşkes anlaşması imzalamıştı. Bunlar İsrail’in ezelden beri sahip olduğu uluslararası alanda tanınan tek sınırlarıydı ve benim de meşru kabul ettiğim tek sınır bunlar. Yeşil Hat’ın ötesindeki Siyonist sömürgeci projeyi kesinlikle ve tam olarak reddettim. Eğer geçmişte İsrail bu sınırlara çekilmiş olsaydı bunu meşru kabul ederdim. Değişen şey şu: Artık İsrail’in işgali sonlandıracağına ve Filistinlilerin ulusal haklarını hayata geçirmelerine izin vereceğine ihtimal vermiyorum. Şu anda ulusal veya eşit haklar elde etmelerinin tek yolu tek devletli çözüm. İsrail’deki diğer olası seçenekler Apartheid, nakil ya da toplu yerinden etme ki, bu seçeneklerin hiçbiri, doğal olarak, kabul edilebilir değil.

Böyle bir çözüm ihtimali nedir?

Bu asil bir vizyon: Din veya etnik köken farkı gözetmeksizin bütün vatandaşlar için tek bir devletten daha çekici ne olabilir? Ama öngörülebilir bir gelecekte gerçekçi bir seçenek değil. Filistin tarafında, entelektüeller uzun zaman tek devletli çözümü savundu; ancak giderek artan ölçüde halk da; çünkü bağımsızlıktan vazgeçtiler. İsrail’de buna kayda değer bir destek yok. 1920’lerde, bu ideali destekleyen Brit Şalom adlı bir örgüt, Judah Magnes ve Martin Buber gibi önde gelen figürler vardı. Ancak o zamanlar da şimdi de kitlesel bir destek hiç olmadı.

Bu benim hem demokratik hem de haklı olan tek devletli çözüme bağlılığımı etkilemiyor. Belirtmek istediğim diğer nokta, işlerin değişebildiği. 1980’lerin ortasında kimse Güney Afrika’da 1990’da özgür bir seçim olacağını tahmin edemezdi. Birleşik Devletler, Apartheid’ın resmileşmesi durumunda İsrail’den desteğini çekebilir. Bu durumda BM de yaptırımlar uygulayabilir. Böylece bütün siyasi çerçeve değişebilir. Yani kısa vadede değişim olasılığı konusunda karamsarım. Ancak uzun vadede değilim.

Çeviri: Zozan Baran

* Röportajın orijinali, “Israel’s Iron Wall Still Stands After a Century” başlığıyla 18 Eylül 2020 tarihinde jacobinmag.com‘da yayımlanmıştır. Tercüme Odası sayfasında yayımlanan içerikler, Devrim dergisinin yayın politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.

Notlar

[1] İsrail’in Yahudilerin devleti olduğunu resmiyete döken, 19 Temmuz 2018 tarihinde İsrail parlamentosundan geçen yasa. Yasa, Yahudi olmayan İsrail vatandaşlarının statüsü konusunda zaten var olan ayrımcılığı anayasal hale getirdiği için eleştirilmişti. Daha fazla bilgi için: https://en.wikipedia.org/wiki/Basic_Law:_Israel_as_the_Nation-State_of_the_Jewish_People#Content_of_the_Basic_Law

[2] 23-26 Ocak 2011 tarihleri arasında El-Cezire tarafından yayınlanan, İsrail ve Filistin yönetimi arasındaki barış görüşmelerinin içeriğine dair sızdırılan belgeler. Daha fazla bilgi için: https://en.wikipedia.org/wiki/Palestine_Papers

Dövizle destek olmak için Patreon üzerinden bağış yapabilirsiniz.
Türk Lirasıyla destek olmak için Kreosus üzerinden bağış yapabilirsiniz.
Devrim dergisini dijital ya da basılı olarak edinmek, abone olmak için Shopier’daki mağazamıza göz atabilirsiniz.