Türk Lirası bir süredir ciddi bir değer kaybı yaşıyor. Değer kaybının yıkıcı bir hızda olması zaten uzunca bir süredir var olan ekonomik sorunları iyice derinleştirirken, ülkeyi yönetenler durumdan hoşnut olduklarını ifade ediyorlar. AKP Genel Başkanı rekabetçi kur derken, aynı partinin Elazığ milletvekili yurttaşlarımıza boğazlarından kısmayı öğütlüyor. Tüm bunlar olurken yabancı sermaye Türkiye’nin mallarını ucuza kapatma fırsatı bulduğu için sevinçli, ülkenin zenginleri kur sayesinde servetini büyütüyor. Artık neredeyse bedavaya çalışır hale gelen işçilerin alım gücü saat başı erirken saray tüm şatafatını koruyor.

Düzen içi tartışmalar bir yana, olan bitenin nedeni bir tür ideolojik saplantı olmanın ötesinde bize göre. Yüksek faiz uygulandığı dönemde de ekonomide bir toparlanma sağlayamayan, hem sermayeden hem de emperyalist merkezlerden istediği güvenceleri bir türlü alamayan iktidar çareyi emekçilere daha fazla saldırmakta, Türk Lirası’nı dibe çekerek işçi ücretlerini düşürmekte buldu. Bu denemenin ekonomide yarattığı sarsıntı ve şaşkınlık bir yana, halkın çoğunluğunun önümüzdeki dönemde çok daha büyük bir yoksullukla karşı karşıya kalacağı açık. Dün sokaklara taşan öfkenin temelinde bu duruma ilişkin tepki yatıyor.

***

Sokaklara taşan öfke dedik. Sokağın kendisini göstermesi ile birlikte “AKP’ye yarar” söylemleri de yeniden hortladı. Ortaya çıkan sınıfsal öfke yalnızca yönetenleri değil, bu yağma düzenini aynen koruyarak sürdürmek isteyenleri de korkuttu elbette. Özellikle önceki dönemde iktidarın parçası olan ve iktidarın suçlarının önemli bir bölümünün de ortağı olan figürler AKP’ye karşı tepkinin düzen dışına çıkma ihtimalinden korkuyor. Halka sandığı bekleme çağrısı yapıyorlar. Emekçilerin bekleyecek gücünün ve sabrının kalmadığını görmediklerinden değil, değişimin halkın elinden gelmesinin onların hesaplarını da bozacağını bildiklerinden…

Sokağı AKP’nin zorladığına, bu sayede seçmenlerin korkutulduğuna ve iktidarını bu sayede korumayı planladığına ilişkin görüşler tek başına “sokak mı sandık mı” gibi bir ikilem üzerinden tartışıldığında kendisini makulmüş gibi gösterebilir. Ancak unutulmamalı ki ikisini de belirleyen bir toplumsal bütün var ve ikisi de bu bütünün parçası olarak anlam kazanıyorlar. Dolayısıyla bu ikisini birbirinden ayırmaya çalışmak sonunda aynı kapıya çıkacak iki büyük problem doğuruyor. Eğer kitlelerin yalnızca sandıkta var olmasını savunuyorsanız, onları düzenin mevcut güçlerinin beklentilerine mahkum edersiniz ve edilgenleştirirsiniz. Eğer sokağa taşan öfkeyi sandığı da kapsayacak bir şekilde bütüne ilişkin bir mücadelenin parçası olarak kavramaz ve bu yönde müdahalelerde bulunmazsanız bu sefer de sokakta olan şey anlık bir rahatlamanın ötesine geçip ülkenin geleceğine etkide bulunamaz.

Bugün yurttaşlara sokağa çıkmayın diyerek seçimi beklemeye davet etmek, ülkenin geleceğinde söz hakkınız yok demektir. AKP’ye gerçekten yarayacak olan ise budur. Emekçilerin aktif katılımcısı olmadığı, kendi taleplerini ifade edemediği ve düzen muhalefetinin erken seçim çağrılarını alkışlamak ile yetindiği bir sürecin doğal sonucu AKP zihniyetinin bizzat Erdoğan eliyle veya yerine geçecek olan yeni Erdoğanlar ile devam etmesidir. AKP’den gerçekten kurtulmak için tek yol halkın masaya yumruğunu vurması ve kendi çıkarlarını açıkça savunur hale gelmesidir. Bugün sokak mücadelesi bu yola araç olduğu ölçüde değerlidir.

Sokakta kendisini gösteren tepkiler ise burada kalmakla yetinmemeli, meseleyi eylemleri fiziksel olarak büyütme tartışmasının ötesine taşımalıdır. Zaten siyasi hedeflerini ortaya koymayan, ülkenin geleceğine dair bir rota önermeyen eylemliliklerin kalıcı olma ve kendisini büyütme şansı da yoktur. Ülkenin kurtuluşu için, ihanet içerisinde olan yöneticilerin yanı sıra kendi kârları uğruna bizi bugüne getiren patron takımından da hesap sorma kararlılığı ve bu kararlılığı politikleştirerek emekçilerin acil talepleri ile birlikte sandığa taşıyacak iradenin yaratılması, bugün sokakta kendisini gösteren öfkenin gerçek bir birikim yaratması anlamını taşıyacaktır. Kent merkezlerinde, üniversitelerde ortaya çıkan tepkiler ancak bu şekilde kalıcı bir enerjiye dönüşebilirler.

Devrim Hareketi’nin bugün kent merkezlerinde yaptığı çağrı bize gereken rotayı açıkça göstermektedir:

“Türkiye’nin kurtuluşu emekçilerin örgütlü bir güç olarak;

•             Sömürüye, hak gasplarına ve pahalılığa,

•             Ülke kaynaklarının üretim yerine rant projelerine gömülmesine, 

•             Özelleştirmeler yoluyla kamu işletmelerinin patronlara peşkeş çekilmesine,

•             AB’nin ve uluslararası sermayenin direktifleriyle tarımın çökertilmesine,

•             Halkın piyasa dinamikleri ve uluslararası sermaye karşısında savunmasız bırakılmasına karşı mücadelesinden geçmektedir.

“Devrim Hareketi, Türkiye’de sermaye egemenliğine son verilmesi ve emeğin iktidara taşınması için tüm yurttaşları örgütlenmeye, mücadeleye çağırıyor.

“Hükümet istifa!

“Yağmaya ve sömürüye son!

“Yaşasın devrim ve sosyalizm!”